İKOCAN's profileihsancelepPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    November 14

    harika

    ERDAL SARIZEYBEK PAŞA-AYŞE ve ŞEMDİNLİ

     

    Şemdinli'den çıktım yola Aktütün'e doğru… 

    Şemdinli'de en çok korktuğum nedir bilir misiniz? Ölmek mi? Hayır. Peki ölmekten öte bir insanı ne korkutabilir sizce? Garip ama ölmekten öte beni korkutan varsa o da düşünceler… Evet, evet düşünceler… Düşünmek ne zor! Düşünüp de varsa aklınızdaki sorulara cevap bulmak ne zor! Olması gerekeni düşünüp de yapamamak! Ben öldüysem beni teröristler öldürmedi, beni öldüren düşünceler. Yaşıyorsam beni yaşatan da düşünceler… Düşünmemek en kolayı; baskın, pusu, mayın, köylere gitmesi gereken erzak, köylülerin zor yaşamı, yardım edememek, yardıma gidememek. ‘'Allah'ım bana yardım etmek istiyorsan düşüncelerimi durdur, artık hiç düşünmeyeyim!'', ölmekse bunun adı, ben çoktan razıyım. Beni öldüren korku değil, tehdit değil, teröristin mayını, bombası, roketi değil… Ölüm ben de düşünceyle başlıyor; yaklaşık iki bin vatan evladı, binlerce bana inanan insanlar ve bir yanda ailem. Doğru mu değil mi ama gerçek olan şu ki, ben kendimi unuttum… İki yıl süren Şemdinli cennet ve cehenneminde, ben ne düşündüğümü ve de neyi düşünmediğimi de unuttum… Unutamadığım, Şemdinli, askerlerim ve vatandaşlarım, onun dışındaki hayat bana yabancı oldu sanki…

    Her şey nasıl değişti, ben nasıl değiştim bilmiyorum. Ben de sizlerden biriyim. Siz nasıl bir hayat yaşıyorsanız, ben de öyle yaşıyorum. Şimdi bu hayat yok… Üzgün müyüm, hayır! Mutlu muyum, hayır! Peki ya sevinçli ya da mutsuz muyum, hayır! Peki, öyleyse nedir beni öldüren ya da yaşatan? Anlatayım:

    Biz sizle artık dost olduk, siz beni anlıyorsunuz ben sizi. Onun için size içimi dökebilirim. Size her şeyi açıkça anlatabilirim ve bugüne kadar kimseye söylemediklerimi size söyleyebilirim, çünkü dostuz biz. Biz ve siz, ne çakal gibi kuzu postuna gireriz ne de değişse bile devran mertliğimizi bozarız. Biz bizi anlarız, biz bizi biliriz, anlatayım;

    Dedim ya, Şemdinli'den çıktım yola Aktütün'e doğru…

    Şemdinli'ye nasıl ve ne şekilde geldiğimi biliyorsunuz. Teröristleri tanıyorsunuz; pusu, mayın, ateş, ölmek, öldürmek… Yollar size aşina, vadidekiler sizin dostunuz. Kış geldi, gedikler kapandı. Köylüye erzak lazım. Nasıl gidecek? Bir yanda yollar bir yanda teröristler. Köylü garibim ne yapsın, güveneceği tek bir devlet var. Devlet yabancımız değil, bizim devletimiz! Dedim ya ölüm kolay düşünmek zor. Bildiler beni devlet ve döndüler dolaştılar sonunda bana geldiler…

    Üzümkıran; sade, sessiz, kendi halinde bir köydü bir zamanlar. Anlattıklarına göre; vakti zamanın birinde, onların ataları yemyeşil ve bereketli topraklarda mutlu ve huzurlu bir yaşam sürermiş. Baba oğlunu yanına alır ok atmayı, çift sürmeyi öğretirmiş. Bütün gün durmadan çalışır, akşam olunca yorgun argın eve gelir, yemeklerini yer ve mışıl mışıl uyurlarmış.

    Sonra aradan yıllar geçmiş ve köye tanımadıkları, kimi Ermeni, kimi Suriyeli, kimi İranlı bir takım yabancılar gelip gitmeye başlamış. Köyün yaşlıları cin mi cin, hemen gitmişler kaymakama, polise, jandarmaya; '' aman kaymakam bey, aman komutan, aman amirim, bize bi hal oldu, ne olduğu bilinmez kimseler köyümüze gelip gitmeye başladı. Merak ettik, sorduk: ‘'siz necisiniz, naparsınız, nerden gelip nereye gidersiniz'' diye. Dediler ki,'' biz Apocuyuz, çıktık dağlara sizin için savaşırız ''.

    'Amanin!' Abooo! Kimdir bunlar, ne için savaşırlar? Apo neymiş, kimmiş, nerden gelmiş '' diye merakla baktık birbirimizin yüzlerine. Köyümüzün büyüğü yaşlı ağamıza gittik. Anlattık durumu, dedi ki'' merak etmeyin evlatlarım, devletimiz var, o bilir napacağını, gidin anlatın devlete' ' dedi. Biz de size geldik beğim.

    Kaymakam genç, pırıl pırıl, takım elbiseli, elbisesinin de rengi kravatına ne yakışmış, dinledi can kulağıyla bizim masum, temiz, saf Üzümkıranlıları. Kafasını salladı ağır ağır ‘ 'ya, ya, demek öyle, hımmm' ' dedi usulcana. Üzümkıranlılar sevindi, koskoca kaymakam, kafasını salladığına göre biliyordu işini. Sevindiler, koşa koşa gittiler emniyet amirine. O da genç, aslan gibi, hürmette kusur etmedi, ağırladı bizim Üzümkıranlıları. Üstelik çay bile söyledi. Ah Ah görmeliydiniz bizim dağdan inenleri, ne mutluydular, devlet onları bağrına başmıştı. Amir taralı saçlarından elini geçirerek, ‘' Apo ha! Kimmiş o? Duydunuz mu hiç ismini? '' deyince hep bir ağızdan cevap verdi Üzümkıranlılar'' vallah yoh! Hiç duymadık'' . Sevinme sırası amire gelmişti'' Oh be demek Apo diye biri yokmuş!'' dedi kendi kendine. ''Merak etmeyin, biz hallederiz'' diye cevap verirken, o bile bilmiyordu nasıl halledeceğini.

    Karakoldan çıkanlar bu sefer doğruca jandarmaya gittiler, olur ya bir olay çıkarsa devlet onları mesul tutmasın, desinler ki biz haber verdik. Komutan yaşlı başlı bir albay. Kaşları çatık, gün görmüş geçirmiş biri. Tek tek dinledi köylüleri. Bir bakışta anladı bir şeylerin olup bittiğini. Bu yıl da son senesiydi orada, üç ay sonra batıya dönecekti. Eşi ve çocukları dört gözle onu bekliyordu.

    ERDAL SARIZEYBEK PAŞA-Yedi Milyon Dolarlık Terörist - Dağdakiler

    Yedi Milyon Dolarlık Terörist - Dağdakiler Yazdır

    “Değerli milletvekilleri, terörde 30.000–35.000 insanımız kaybedilmiştir. Maddi kayıp, doğrudan harcanan paralar ve dolayısıyla kaybettiklerimizle beraber tahminen 200 milyar dolardır. 200 milyar dolar, 300 katrilyon Türk Lirası eder ve bugüne kadar ölü veya sağ olarak ele geçirilmiş, bertaraf edilmiş, pasifize edilmiş PKK’lı sayısı 29.000-30.000 civarındadır.
     Bu hesabı özellikle iyi dinlemenizi istirham ediyorum. 30.000 PKK’lı ölü veya sağ bertaraf edilmiştir ve 300 katrilyon Türk Lirası harcanmıştır. 1 PKK’lının bertaraf edilmesinin devlete maliyeti 10 trilyon Türk Lirasıdır.
    10 trilyon Türk Lirasıyla bir PKK’lı bertaraf edilmiştir!”
    Hüseyin ÇELİK, AKP Van Milletvekili, 2001

    -           Adın ne senin?
    -           Rubar.
    -           Gerçek adın ne?
    -           Ahmet.
    Oldukça zayıftı, kara ve kuru, kısa boylu, esmer mi esmer tenli.
    -           Nasıl katıldın bu örgüte?
    -           Beni on yaşında iken köyümüzden kaçırdılar. Seni kaymakam yapacağız, dediler. İş vereceğiz, maaş bağlayacağız, devletimizi kuracağız, dediler.

    -           Ya sen kimsin?
    -           Çiyan.
    -           Nerelisin?
    -           Suriyeli?
    -           Neden katıldın bu örgüte?
    -           İşsizdim. Ayda 50 dolar maaş vereceklerini söylediler, bu yüzden katıldım.
    Anladım; bu zayıf, kara ve kuru, kısa boylu, esmer mi esmer tenli olanların içinde ne ararsanız vardı; on yaşında kaçırılanlar, kandırılanlar, iş bulma umuduyla örgüte katılanlar, macera arayanlar, anasının dırdırından bıkanlar, sevdiğine kavuşamayanlar, aşiret baskısı ve kan davalarından kaçanlar. Ne acı! Örgüt, çaresiz doğu halkımız için bir iş bulma kurumu ya da psikolojik danışmanlık, belki de sosyal hizmetler merkezi olmuş; her derde deva oluyor. Katılanların ise, geri dönme şansları pek yok; ya öldürecekler ya da ölecekler! Bu ne biçim kader?
    İnanın, bunların içinde şu ya da bu şekilde örgüte katılıp da sonradan pişman olmayanı pek azdır. Ama örgütün yöneticileri bunu bildikleri için, önce bunları eyleme zorlar, katil yapar. Sonra da, “Siz asker öldürdünüz. Askere sığınırsanız o da  sizi öldürür’’, der ve korkutur. Bu zayıf, kuru ve karalar ne yapacağını şaşırır; kaçsa örgüt öldürecek, teslim olsa belki asker öldürür. İki ara, bir dere meselesi bu.
    Belli ki çocukken iyi beslenememiş Rubar; boy oldukça kısa, vücut ufak ve ince, sanki gelişimini tamamlamamış bir varlık gibi. Saçlar kıvırcık ve kirli. Yüz yanık, avurtları çökmüş. Eller nasırlı, duygusuz. Ama ayak kasları güçlü, dağ taş demeyip günlerce yürümekten. El bilek kasları güçlü, yalçın kayalıklara  tırmanmaktan. İşaret parmak kasları ise çelik gibi, hain kurşun atmaktan. Mide ufalmış, bir avuç bulamaçla günlerce yaşamaktan. Başkaca bir özellikleri yok zaten; güç yok, kuvvet yok, atiklik yok, hepsi bu bunların. Hepsi birbirine benziyor; ufak tefek, kara ve kuru.

    Üzerinden çıkanlara baktım; eski bir sırt çantası, içinde bir yanık tabak, bir avuç un, bir defter anılar için, başka bir şey yok. Üstünde haki bir elbise peşmergelerin giydiğinden cepleri boş, ayağında mekap, çorapsız, her bir şeyi kir, kirli, günlerce su yüzü görmemiş. Bir Kaleşnikof piyade tüfeği, beş şarjör, yüz elli mermi. Dört el bombası Rus tipi, eski, paslı. Beline sardığı uzun mu uzun bir kuşak, metrelerce. Bu; Yüksekova Uzunsırt’ta komando teğmenini şehit etmek için kayalıklara tırmandığı kuşak! Bu; Aktütün Bayrak Tepe’de “hudut namustur’’ deyip vatan borcu için askerlik yapmaya gelen yirmi iki vatan evladını şehit etmek için kayalıklara tırmandığı kuşak! Sonradan anladım ne işe yaradığını bunun; tırmanmak ve beline sarıp açlığı azaltmak yani bir avuç bulamaçla günlerce yürüyebilmek için.
    Ufak tefek, kara ve kuru olarak tanımladıklarım sayıca çoktu, belki binlerce. Hepsi de dağda. Beyin yok, düşünce yok, bilinç yok, acıma yok, duygu yok, bir başka bunlar, tanımı zor. Hepsinin küçük yaşta örgüte götürüldüğü kesin, on ila on beş yaş arasında. Hepsinin günlerce, aylarca, yıllarca aç ve susuz dağlarda zorla yürütüldükleri kesin. Düşünmelerine, sevmelerine, yeşilin güzelliğini görmelerine izin verilmediği kesin. Üç beş lafın, Marks gibi, Lenin gibi öğretildiği kesin. Bunları yöneten ne derse o olur; kendileri düşünemez, muhakeme edemez, karar veremez. Pişmanlık yasası, eve dönüş yasası filan boş bunlar için. Ne varsa ne yoksa, bunları yöneten İmralı gibi yerdekiler.
    90’lı yıllarda bu dağdakiler, onbeş kişilik gruplar halinde dolaşırdı arazide. Grup başını saymayın ve de yardımcısını, çünkü onlar iri, yarı ve de iyi beslenenler sınıfındandır, geri kalan on üçü ufak tefek, zayıf, kara ve kuruydu. Her grupta en az iki RPG-7 Roketatar, bir ya da iki Biksi otomatik tüfek bulunurdu. Kalanlar Kaleş piyade tüfeği yanında dört el bombası ve bir de sırt çantası taşırdı.
    Gene o yıllarda devletin bir jandarma karakoluna en az on grup birleşerek saldırıya geçerdi, korkularından. Köylere ise, vatandaşımız savunmasız olduğu için bir grupla rahatça girer, küçük yaştakileri kaçırır, kadın ve çocukları ise erkekliklerini göstermek için kurşuna dizerlerdi. Bir de üstüne üstlük bu masum vatandaşlarımızın evlerini ve ahırlarını yakarlar, sürülerini çalarlardı. Silahlı kuvvetlerimizin kararlı mücadelesi sonucu bu dağdakiler azaldı, testi gibi kırıldı. Kimileri kaçtı, kimileri Barzani’ye sığındı, kimileri Talabani’ye ama çoğu öldü dağlarda.
    Sonra yıllar birbirini kovaladı, devran döndü, mertlik bozuldu, sayıları azaldı ama bu sefer hain düşüncelerle, hain pusularla, hain bombalarla ortaya çıktılar. Dağlarda üç beş kişilik gruplar kurdular. Karakollara saldırı yerine yollara mayın döşediler uzaktan kumandalı kendileri gibi, haince patlattılar, şehit ettiler askerimizi, korucumuzu, vatandaşımızı. Artık teröristtin de teröristliği kalmamıştı; yerdekiler dağdakilerin önüne geçmişti siyasi kol ve kanatlarıyla, belediye başkanlarıyla, Avrupa Birliği masalıyla ve de bizi yönetenlerin gafletiyle.
    Peki, bunlar dağdan iner mi?
    Kendi haline kalsalar inecekler ama yerdekiler rahat vermiyor ki; İmralı var konuşan, siyasileri var konuşan, Barzani var, AB var, Amerika var, Mossad var konuşan. Bir bunların sesini kesebilsek!

    Sizce bunlar, bu dağdakiler ne ki?
    Gerçekten bunu bir sosyologa, psikologa, doktora sormalı; bir insanoğlu,  küçük yaşta insanlık dışı bir uygulamaya maruz kalırsa yıllar boyu, o insandan ne olur? İnsan olan, insanlığından çıkar mı acaba, bilmek için sormalı bir bilene.
    Medyanın ve dünyanın terörist dediği, bizce teröristten ziyade bir robot özelliği taşıyan bu katillerin hepsi beş bin ise, dört bini dağdakidir; ufak tefek, zayıf, kara ve kuru ama simsiyah, gözler simsiyah, bakışlar simsiyah, duygu yok, düşünce yok. Garip bir varlık bunlar, ne olduklarını bilmek için tanımak gerek. Bizce bunları yani bu dağdakileri, yani bu ufak tefek, kara ve kuruları yok etmek için bir şehit vermemiz gerekiyorsa, bu bir şehidi vermeyelim. Yazıktır şehidin anasına, yârine, evladına. Bizce, şimdilik bırakalım dağda kalsınlar. Bunların korktuğu neydi? Yerden gelen sesler, onlara kumanda edenler. İnanın bu yerdekileri yok edin, dağdaki ufak tefek, kara ve kurular şaşıracak, ne yapacağını bilmeyecek, panikleyecek, kedi gibi pusacak bir taşın altına. Sonrası kolay; önce beklerler, baktılar yerden gelen ses yok, gene beklerler korkularından, gene ses yok, yavaş yavaş, tıpış tıpış dönerler geldikleri yerlere. Gelmezlerse bu onların sorunu bizim değil, tek tek ölürler bir dağın, bir taşın ardında, kimse de ağlamaz arkalarından.
    92’de Şemdinli’ye geldiğimde, o vakte kadar hiç terörist görmemiştim. Kimdi bunlar, neyin nesiydi, bilmiyordum. PKK’yı anlamak demek , dağdakilerle yerdekilerin kim olduğunu bilmek, coğrafyasını tanımak demektir. Dağdakilerin halini anlatmak size zordur çünkü anlamak zordur dağdakileri. Ama bilmek istemeseniz de dağdakiler bizimdir, onlar  da bizim dağdakilerdir.
    Yıl 92 olup da çatışmalar artınca, her çatışmada onlarcası yere devrilince, kampları ele geçirilip haritadan silinince, Irak kuzeyi teröristler için güvenli yer olmaktan çıkınca, bu terörist dediğimiz hainlerden arta kalanlar  bir bir teslim olmaya başladı. O zaman gördüm bunların kim olduğunu; gözler siyah, saçlar siyah, düşünceler siyah, yürek siyah kısacası simsiyah bir varlık olduklarını gördüm bunların. Çok düşündüm, bunlar neyin nesidir, diye. Girdiğimiz çatışmalarda yaptıkları planları inceledim. Geçtikleri katır ve keçi patikalarından günlerce yürüdüm. Yattıkları bir taşın altında ben de günlerce yattım, anlamak için neyin nesiydi bunlar, diye? Onlarla konuşmuş olan köylüleri buldum. Ben de konuştum onlarla anlamak için dağdakilerin düşüncelerini, düşmanınızı bilmeden yok edemezsiniz ki. Sonunda anladım ki bunlar; bir dağdakiler bir de yerdekilerden ibaret.
    Dağdakilerin içinde kadın olanını görünce inanın şaşırdım!

    1. Senin adın ne?
    2. Zelal.
    3. Nerelisin?
    4. Tuncelili.
    5. Ne zaman katıldın örgüte?
    6. 1988 yılında.

    Kısa boylu, esmer, kıvırcık saçlı bir kadın. 16 ya da 17 yaşlarında. Yüzünün yanıklığı ve sert çizgileri yaşını gizliyor. Gözler simsiyah, ürpertici ama anlamsız, ışıltı yok. Korkuyu sezebiliyorsunuz bakışlarında; kapana kısılmış çakalın gözlerindeki korku gibi, başına neler geleceğini bilememenin korkusu. Devamlı gece yürüyüşleri vahşileştirmiş, sanki yırtıcı bir hayvan. Haki elbisesi içinde hafif kilolu gözüküyor ama değil, zayıf, kara ve kuru. Toprak rengi şalvar tipi pantolonu, beline sıkıca sardığı  kuşağı ile garip bir görüntüsü var. Bakışları, duruşu, sesindeki mekanik ton, ilk bakışta bir kadın olduğunu bile düşündürmüyor insana. Ama o bir kadın, adı da var; Zelal. Siz bilmeseniz de kadınca duyguları var içinde gizli kalmış ama içgüdüsel bir duygu, insani değil.

    Bir köye girdiğinde, bir kadını buluyor  konuşmak için. Kimseye söyleyemediği derdini onlara rahatça anlatabiliyor. Hatırlar mısınız, Konur’da size bir terörist kadının bir hikayesini anlatmıştım :
    ‘’Bir gün benim vadidekilerle bölgeyi geziyoruz. Geleli belki bir hafta olmuş ya da olmamış, o dağ senin bu dağ benim gezip duruyoruz vakit geçirmek için. Hava temiz, güneş bol, etraf yemyeşil. Bir dağ başında koyu bir sohbete daldık korucularla çayımızı içerek. Biri dedi ki:“Komutanım. Bizim hanım Mehendi Deresinin oralarda koyun otlatırken bir bayan terörist görmüş. Yanaşmış ona ve konuşmaya başlamışlar. Bayan hamile miymiş neymiş. Birkaç gün görüşmeleri devam etmiş. Çok korkuyormuş bu bayan. Zira örgüt içinde hamile kalanları öldürüyorlarmış. Aradan biraz zaman geçmiş, bayan terörist artık görülmez olmuş. Benim hanım dedi ki, mutlaka bunu öldürmüşlerdir.” 
    Korucunun anlattığı hikaye dokunmuştu bana, üzüldüm. Teröristliğin de bir raconu olmalıydı, diye düşündüm. Çünkü bu olamazdı, insana yakışmazdı; ilişki kur, hamile kalmazsa iyi, kalırsa öldür. Bilmiyorum ki hayvan türlerinde bile böylesine bir anlayış olabilir miydi?’’
    Dağdakilerin kadın olanı öldürüyordu kadınlığına rağmen, acımasızca öldürüyordu. Bilmem ki, öldürürken, ‘’bu da bir insan, Allah’ın yarattığı bir can’’ diyor muydu? Korktuklarından eminim; bir çatışmada ölmekten, yaralandıklarında terk edilmekten ya da “heval” dedikleri yoldaşları tarafından öldürülmekten. Öldürdüklerini kestiklerini de gördüm ama anlatmak istemiyorum bunu zira hayali bile zor, acı geliyor bana, dayanamıyorum. Ne biçim bir ruh halidir bu? İntikam deseniz, değil. Nefret deseniz, değil. Çok vahşi, çok ilkel bir öç alma duygusu bu. Aslında duygu da değil, hayvanlara özgü bir güdü, bir refleks.
    Bazen düşünüyorsunuz, bunlar “kadın” diyorsunuz, belki “bir ince ruh”  vardır kenarda köşede diyorsunuz. Gözleriniz “saklı kalmış bir insani duygu’’ arıyor ama yok! Boşuna aramayın, yok! Olur belki demeyin, yok! Olmasına da zaten imkân yok! Saymayın yüreği hain, bakışı hain, aklı hain olanları, küçük yaşta kandırılıp kaçırılıp dağa çıkarıldıktan sonra, ana sevgisi yok, şefkat yok, merhamet yok olduktan sonra, eğitim yok, öğretmen yok, bilgi yok olduktan sonra, kalır mı hiç insan da insanlık! Asıl hesabı onları bu hale getirenlere sormalı ama biz hala soramadık! Bakın Abdullah Öcalan ne diyor, dağdakilerin kadın olanı için : ‘’Kızlar karşıma çıkıyor, en değme artistin ulaşamayacağı kadar ulaşıyorum. Kürtlük adına namussuzluktan başka ne var?’’
    Dağdakilerin kadını ile erkeği arasında bir fark yok, aynı; duygusuz, kapkara, düşüncesiz, bomboş. Bakmayın Marks, Lenin falan, demiştim size, onlar anlamaz. İnanın onlar neyi anlayıp neyi anlamadıklarını da bilmez. Acıma yok,  merhamet yok, hep hainlik, hep kalleşlik! Verin eline bıçağı, beni sizi gözünü kırpmadan kessin, doğrasın, gözümüzü oysun. Bir varlık bunlar, hem de canlı bir varlık ama simsiyah!
    Binbaşı Ersever’i tanıyorum yıllar öncesinden, yürekten mücadele etti PKK ile. Varlığı korkusuzca ortaya koydu ve bir çok operasyona katıldı, bir çok teröristin ifadesini aldı. Irak’taki PKK varlığını her yönüyle deşifre etti, Barzani ve Talabani’nin kirli oyunlarını ortaya çıkardı. Size anlatmaya çalıştığım dağdakileri en iyi tanıyan ve anlayanlardan biri de belki O’ydu. Bizi yönetenler dağdakiler için sivrisinek, doğudaki halkımız için bataklık tabirini kullandılar uzunca bir süre. Ama kimse ne sivrisineği anladı ne de bataklığı. Ersever ise bu sivrisinekleri tanıyordu çünkü bataklık dedikleri halkımız içinde uzun yıllar kalmıştı bizim gibi. Apo’nun onlar için ne düşündüğünü de iyi biliyordu. Bakın o nasıl anlatıyor dağdakileri :
    ‘’1992 yılı başlarından itibaren Botan-Behdinan ‘’kurtarılmış bölgesine’’ çok sayıda yeni eleman aktarıldı. Öyle ki, Türkiye’nin dört bir yanında oluşturulmuş olan eleman temin etme ve toplama merkezleri, ağlarına düşürdükleri gençleri hızla ve çok rahat bir biçimde, turistik geziye gönderir gibi dağlara gönderiyordu. Böylece Apo’nun elinde harcamakla bitiremeyeceği kadar çok sayıda genç insan birikiyordu.

    Şemdinli’de Sınırı Aşmak, anı, Erdal Sarızeybek, Pozitif yayıncılık.
    Üçgendeki Tezgah, anı, A.Cem Ersever, KİYAP yayın-dağıtım.
    Üçgendeki Tezgah, anı, A.Cem Ersever, KİYAP yayın-dağıtım.

    Abdullah Öcalan bunların akın akın geldiklerini görünce eskilere dönüp ‘’Sizlere hiç ihtiyacım yoktur, havalara girmeyin, kendinizi bir şey zannetmeyin, eğer adam gibi davaya hizmet edecekseniz edin, yoksa hepinizden hesap sorarım’’ demekteydi.
    Etrafında binlerce ölüme mahkum, kişiliğini kaybetmiş, kendini ifade etmekten aciz, her serüvene kayıtsız şartsız boyun eğen insan bulunan megolaman Apo, elbette herkese saldırmaya cesaret edecekti. Neden etmesin ki? Böylesine sürü gibi güdebileceği bir kalabalığa sahipken, neden kendini dev aynasında görmesin? Neden maceradan maceraya atılmasın? Yani bu adamları neden istediği gibi kullanmasın?
    Sınır karakolları baskınlarında daha çok bu zavallı, sürüleştirilmiş(düşürülmüş) kişiler kullanılıyordu. Her baskından sonra askerin karşı ateşi ile önemli bir kısmı da ölüyordu. Ama hiç önemli değildi. Çünkü bunlardan çok vardı. İstemediğin kadar. Temininde de güçlük çekilmiyordu. Adeta kendi ayaklarıyla geliyorlardı. Apo adamlarına talimat verirken,’’Kürdistan’da her ailede başıboş dolaşan çocuk var. Kızlı erkekli her aileden iki üç tanesini kaparsanız yüz binlerce insan eder. O kadar da zor değil, zaten aile reisleri bunları beslemekten acizdir. Çoğu oğlunu kızını gönüllü verir, öyle dövünüp sızlanmazlar. Sonra o gençler de sevinerek yanımıza gelirler. Evlerinde çoğu huzursuz, aile içinde eğreti duruyorlar. Gençlik bunalımlarını en yoğun biçimde yaşıyorlar. Kolundan tuttunuz mu kolayca koparıp getirirsiniz. Biraz da ilk geldiklerinde ortamı güzelleştirdiniz mi,  evlerinden ayrıldıklarında sevineceklerdir’’, diyordu. İşte Apo, Kürt insan malzemesini böyle kullanıyordu. Böyle değerlendiriyordu. Onu, kanı dökülmesi gereken bir nesne olarak görüyordu. Sonuçta ne umuyordu?’’
    Bu kitaba konu olan teröristin dağdakileri bunlar işte. Apo’nun sivrisinekleri işte bunlar. Devlete yedi milyon dolara mal olan bizim teröristimiz işte bunlar. Biz yıllarca bu dağdakilerle savaştık, öldük ve öldürdük. Uzun zaman geçti dağlarda, dağdakileri yok etmek uğruna. Uzun geceler, uzun yollar. Çok şehit verdik, çok da terörist yok ettik. Hâlâ da amacımız bu; dağdakileri yok etmek ama öğrenemedik bir türlü, dağdakileri yok etmekle terörün de teröristin de bitmeyeceğini. Ama adı PKK’ysa bunun, yıllar boyu hiç kahrolmadı! Ölüsünün yedi milyon dolar ettiği bir ülkede, terörist kahrolur mu hiç!
    İnanın acı doluyum. Geçen yıllar her gün bir bir geliyor gözümün önüne; dağlar, keçi patikaları, bir taş altında mevziler, yırtık elbiseler ve tabanı düşmüş postallar. Çatışmalarda yardıma gelemeyenler, yardıma gidemeyenleri gördüm, bizim için de, dağdakiler için de. Teslim olan dağdakileri gördüm, konuştum çok. Yetmiş üç vatan evladını kahramanca savaşırken gördüm, kahramanca şehit olduğunu da. 92’de Alan Karakoluna altı kişi ile yardıma gittik, beş kişi ile döndük, acısını duydum yıllar boyu, unutmadım hiç. Yok olacaklarını anlamadan, ayakta onlarcasının üstümüze geldiğini gördüm. Yedikleri her mermi ile düşe düşe yok olduklarını ama kalanların gene ayakta üstümüze gelmeye devam ettiğini gördüm, ölümün ne olduğunu bilmeden. Üç santim yanlarına düşen merminin ardından gelenin kendilerini öldürebileceğini düşünmediklerini daha doğrusu bunu anlamadıklarını gördüm. Karakol bahçesinde şehit ettikleri bir vatan evladının hücum yeleğini üstüne giyip oynayanına rastladım. Şehit ettikleri askerlerimizin çelik başlıklarını giyip göğüslerini kabarttıklarını ama aynı anda yediği bir mermi ile şehidin kanının hesabını verdiklerini gördüm. Bu bir oyun, bu bir şehit kanıyla senaryosu yazılmaya çalışılan bir oyun. Hain, sinsi ve kalleş, ihanet dolu ve para dolu bir oyun…

    Biz gene dönelim kara kuru, ufak kemikli dağdakilere. Onları anlamak, ne menem şey olduklarını bilmek, ne düşündüklerini öğrenmek için çok sıkıntı çektik biz. Dedim ya günlerce, haftalarca, dağlarda keçi patikalarında yürüdük. Sonunda anladık ki; bu dağdakilerin muhakeme, irdeleme, değerlendirme, düşünme, tehlikeyi sezip ön alma gibi taktiği taktik yapan kavramları bildikleri yok! Bu şu demek: Bu dağdakilerin beynine ufak bir mikroçip yerleştir, basit programları yükle, uzaktan kumanda ile yönet, demek.
    Basit olan bu program nedir?
    Şu: Üç adım ileri beş adım geri. Sağdan üç roket, soldan mevziye gir. İki el bombası at. Sonra tetiği çek ve öldür! Gördüğün, bulduğun ne varsa öldür! 
    Bunlar robot, duygusuz, hain, kalleş bir robot. Bunlar makine, ölmek ve öldürmek üzerine programlanmış. Başka karmaşık şeyler aramayın. Sakın, “bunlar ne biçim terörist, onca asker baş edemiyor bunlarla’’ demeyin. “Niye bu kadar şehit veriyoruz, bunların gücü ne kadar çok ’’ demeyin. Hainlik parayla mı? Geceden yola mayını gizle, askeri araç geçerken patlat, beş şehit! Bu onların güçlü olduğunu mu gösterir? Gir köye, masum kız, kadın, genç, yaşlı demeden kurşuna diz! Bu onları güçlü mü kılar? Ya da Bingöl karayolunda yaptıkları gibi, indir otuz üç silahsız askeri, yanında iki öğretmen iki sivili, kurşuna diz! Bu güç mü? Bu insanlık değil! Bunalr robot, duygusuz, hain, kalleş bir robot!
    Siyasilerimizin, ‘’dağdan insin, ovada siyaset yapsın’’, dedikleri bunlar işte. Ne dersiniz? Bunlar siyaset yapabilir mi sizce?
    Şimdi gelelim bunların yerdekilerine. Yerdekilerin bir karargah takımı vardır, bir de yönetenleri yani liderleri, örgütün üst düzey kadroları ama bunlar biraz farklıdır dağdakilerden.
    –          Senin adın ne?
    –          İskender.
    Güngörmüş birine benziyordu, okumuş, belli ki küçükken iyi beslenmiş.
    -           Nasıl katıldın bu örgüte?
    -           Biz devletimizi kuracağız.  Ben Diyarbakır bölge sorumlusuyum.
    Bunun gibilere daha önce de rastlamıştım Töreli Vadisinde, anlatmıştım size:
    – Zinar konuşan Kartal. Söz veriyorum, size bir şey olmayacak, teslim olun!
    O zamanlar moda, teslim olan teröristler anlatıyor; aman askere teslim olmayın, öldürürler sizi, diye propaganda yapıyorlar. Amaç kimse kaçmasın, teslim olmasın. Bunlar bizi bilmez ki, biz kime el kaldırmışız aman dileyen! Ben konuşmaya devam ettim. Muhabbetimiz bir saat kadar sürdü. Sonunda, dayanamadı terörist:
    – Atatürk adına söz veriyor musun?
    Ben şaşırdım. Terörist Atatürk’ü tanıyordu. Bir yandan da gururlandım, belli etmeden. Durur muyum hiç:
    – Söz veriyorum! Atatürk adına söz! Kimseye bir şey olmayacak.
    Sessizlik ve sonra:
    – O zaman Atatürk devrimleri adına da söz ver, dedi.
    İnanın daha çok şaşırdım. Bu can pazarında, Allah’la baş başa iken, aklına Atatürk gelmesi ve aman dilemesi! Soruyorsunuz şimdi; bu terörist bizim Atatürk’ü nerden bilir, devrimleri nerden, diye? Ama biliyormuş!  İnanamadınız değil mi? İnanın, bu olayın tanıkları hayatta hâlâ. Aslında düşünmek lazım bunu, incelemek lazım. Anladığım, baş sıkışmadıkça, Atatürk akla gelmiyor bizim ülkede! Ben söz verdim Atatürk adına, Atatürk Devrimleri adına ve iki terörist geldi teslim oldu, silahlarıyla birlikte.

    Hesaplaşma, Töreli Vadisi, anı, Erdal Sarızeybek, Pozitif yayıncılık.

    Çoğu yaralı, harap bitap, insanlıktan çıkmış; hiç heyecan bile yoktu yüzlerinde, sanki yaşayan ölüler! Pişmanlık içinde anlattılar birer birer, Diyarbakır bölgesinde yaptıkları kötülükleri.
    Zinar bu, vücudu bakım görmüş bir varlık olduğunu gösteriyor renginden, şeklinden, el ve ayak uyumundan ve de bakışlarından. Bakışlar, diğer kara ve kurulara göre farklı, daha bir başka. Gözlerde bir ıstırap var, bir acı var, hissediyorsunuz. Aldatılmışlığın ve çaresizliğin pişmanlığı bu. Hani bir davaya inanır da ihanete uğrarsınız ya da davanın, inandığınız dava olmadığını anlarsınız ya da her ikisini de görür ama geri dönemezsiniz, geri dönemezsiniz de gözlerinizde garip bir bakış belirir ya işte onun gibi bir şey bu; acı dolu, aldatılmışlık dolu, pişmanlık ve çaresizlik dolu. Bu bakışları ben Töreli’de gördüm. Hepsi de üst düzey yöneticisiydi bu katillerin, hainlerin. Hepsinin de bakışları birbirine benziyordu, ıstırap ve çaresizlik dolu. Bunlar karargâh takımıydı, plan yapan, program yapan, kendi kendilerine düşünen ama düşündükleri ile yaptıkları farklı olan ya da düşündüğünü yapamayan, yapamadığı düşüncelerini yüksek sesle söyleyemeyenler bunlar. Bunlar gibi sadece terörist mi var? Bir de bizim atanmışlara bir bakın; bunlar gibi çok da onlardan var, gerçeği görmek ve söylemek yerine duymak istenileni söyleyen, bakın etrafınıza göreceksiniz.

    –          Ya sen kimsin?
    –          Karayılan.
    –          Görevin ne örgütte?
    –          Merkez yöneticilerindenim.
    Yapın bir istatistik, iri kemikli ve semirmiş olanların hepsi ama hepsi yöneticidir. Çatışmalara uzaktan katılır bunlar, hem de çok uzaktan. Zira kurşunu yiyince öleceklerini bilirler. Bakın Abdullah Öcalan’a, bakın kardeşine, bakın Karayılan’a, hepsi iri kemikli ve semirmiş sınıfına girer, yani yönetici, yani ölümden korkan, devletten korkan, yasalardan korkan. Öcalan yakalandığında ilk ifadesi ne oldu: Benin anam da Türk’tür. Ben Türkleri severim.
    Bu gruptakilerin en büyük özelliği, öldürmeyi öğretirler dağdakilere. Bir avuç bulamaçla günlerce yürütürler, uyutmazlar, bir nevi beyin yıkama metodudur bu. Hafızanızı silerler, duygularınızı yok ederler. Örgüte katılanların derhal kimlikleri toplanır, ne varsa üzerlerinde niye alınır sanırsınız? İşte bunun için; kişiliğini yok etmek, geçmişle bağını koparmak, sürü haline getirmek için. Para bunlardadır, alışverişi bunlar yapar. Dağdakiler paraları toplar, bunlara verir. İnanın dağdakilerde ben hiç para görmedim, ne tabanca, ne de içi dolu sırt çantası.
    Dedim ya bu yöneticiler, bu iri yarı semirmişler ölümün ne olduğunu iyi bilir ve kaçar. Aslında bunlar yasalardan da korkar uygulanacağını bilirse eğer. Ama bunların elebaşını yakalar da, adam yerine koyar da, sağa sola talimat vermesine göz yumarsanız, dağlara seslenmesine izin verirseniz, hele ki bundan medet umduğunuzu da bir bilirse, sizinle alay eder ve de bir güzel dağdakileri, yerdekileri ve siyasilerini idare eder. İşte bu yüzden şimdilik dağdakileri, dağdan indirmek zordur yerdeki sesleri kesemediğimiz için.
    Bu cinsten olanların sayısı öyle sandığınız kadar fazla değildir. Yönetici kadro, çok çok yirmi kişi elli kişi yüz kişi. Bunların bir miktarı Irak’ta, bir miktarı İran’da, bir miktarı da Avrupa’dadır. İran’dakiler sınır boylarındaki kaçakçılıktan gelen paraları toplar, kaçaklığı organize eder. Irak’takiler, Barzani, Talabani, Amerika ve İsrail ile koordinasyonu sağlar, dağdakilere kumanda eder, örgüte bin bir umutla gelen yeni katılımcılara, sanki öğretim görevlisiymiş gibi ders ve konferans verirler. Tabii hemen sonra dağa gönderirler.

    Bu iri kemikliler yaşadığı sürece inanın dağdakiler, bunların korkusundan inemez, kaçanı öldürürler. Avrupa’dakiler ise, garip gurbetçilerimizin ekmek parasını alır, yılda milyonlarca dolar haraç toplar, uluslar arası ilişkileri yürütür. İnanın bana bu dün de böyleydi, bugün de böyledir.
    Dikkat edin Barzani ve Talabani kardeşlere, yıllardır PKK’dan kaçıp onlara sığınanlar oldu, kaçını bize teslim ettiler? Edemezler. Ederlerse örgüt biter. Örgüt biterse onlar da biter. Zira bu sevimli kardeşler bize kafa tutamadıkları için, biz de, daha çok demokrasi, daha çok insan hakları peşinde olduğumuz için, demokrasi adına dünyada eşi ve benzeri görülmedik bir şekilde bu hainlere bir şey yapamadığımız için, hainlerin hainini idama mahkûm edip sonra her ne hikmetse müebbet hapis cezası verdiğimiz için, bu cezayı bile adam gibi infaz edemediğimiz için, dağdakileri dağda tutanlara bir şey yapmadığımız için, işte Barzani-Talabani kardeşler bunlar yoluyla bize kafa tutar! İş bununla da bitmez, siyasi kol ve kanatları, belediye başkanları da kafa tutar! Kime? Devlete! Bize! Ülkesini sevenlere, vatan için, bayrak için ölenlere, şehitlere, kanunlara, halkımıza! Bunun adı ihanet değilse nedir? İnanın çirkin ve kanlı bir oyun bu.
    Terör denince hep bizim dikkatimizi dağdaki teröristlere çekiyorlar. Siyasilerimiz kafa kafaya vermiş düşünüyor, ‘’ bu dağdakiler nasıl iner’’, diye. Halbuki bunlar dağdan inse hepimizin başına bela olacak ama kimse bunun farkında değil! Allah’tan teröristler de farkında değil. Bu dağdakilerin hepsi anlaşıp da, bir anda hepsi birden dağdan inse, bir inse ortalık toz duman olacak, farkında değiller! Nasıl mı?
    Gelin sizinle bir hesap yapalım, diyelim ki şu anki terörist sayısı beş bin olsun. Buna göre, başta katillerin elebaşısı olsun şu an İmralı’da yatan, etrafındaki kadroyla birlikte sayısı bin olsun. Geriye kalan dört bin nedir bilir misiniz? Dağdakiler.
    Hadi diyelim ki bu dört bin kişi silah bırakıp, bazılarının istediği gibi dağdan indi. Ne yapacaksınız? Bir kere sizin ceza evlerinizin kapasitesi bunları kaldırmaz. Af mı çıkaracaksınız yer açmak için? Yapın bunu yapın da zaten güvenlikten yoksun milletimiz kendi ülkesinde yaşayamaz hale gelsin! Önce size şunu sorayım, dağdan inecek bu katilleri siz tanıyor musunuz? Yani kimin ne suç işlediğini, kimin kim olduğunu biliyor musunuz?
    Hayır.
    Niye hayır? Şunun için; zamanında halkı koruyamadık terörden ve kaçırılmaları önleyemedik. Bunlar hakkında ya “örgüte üye olmaktan” ya da “kaçırılarak örgüte mal edilmekten’’ fiş açtık. Peki, hepsi için cumhuriyet savcılarımız hazırlık soruşturması yapıp da suç delillerini toplayıp da gıyabi tevkif müzekkeresi çıkardı mı? Çıkaramaz ki! Çünkü terörle ilgili işlenmiş suçların neredeyse tamamı faili meçhul. Faili meçhul ne demek, o suçu kimin işlediğinin belli olmaması demek. Açıkçası bu katil robotlar; yola mayın döşedi, karakola saldırdı, öğretmenimizi, polisimizi, askerimizi, vatandaşımızı öldürdü öldürmesine ama kimin kimi öldürdüğü bilinmiyor. Sonradan ele geçen dokümanlardan biraz delil bulunabildi ama bu hukuken ne kadar geçerli olacak; bir sanığı 250 kişilik avukat ordusu savunmaya kalkınca, üstelik Avrupalı dostlarımızın refakatinde!

    Diyelim ki, ceza verdiniz, yer buldunuz ve hapse attınız. Bizde etkin pişmanlık var, meşruten tahliye var, af var, nasıl olsa bir gün hapisten çıkacak, girecek aramıza ve kardeş kardeş yaşayıp gideceğiz. Peki, bu katiller işsiz, ekmek parası yok, üstelik cahil, nasıl iş bulacaksınız zaten milyonlarca işsizin yanında? Bulamayacaksınız. Peki, ne olacak bunlar? Gene terörist, gene katil robot! Nasıl mı? Hani kılık değiştirir gibi ad değiştiren bir parti var ya, işte onun yanına gidecekler iş bulmak için. Genel Kurmay Başkanımız örgütün işbirlikçilerinden bahsetti, ‘’çok tehlikelidir bunlar’’, dedi.  işte en güzel işbirlikçi bunlar olacak, hem de tecrübeli, eğitilmiş, üstelik ucuz, bini bir para. Ne yapacağız o zaman? Her gün toplumsal olay, kadın çoluk çocuk önde, tahrip talan. Bu duruma Avrupalı dostlarımız seyirci mi kalacak sanırsınız? Koşa koşa gelecekler, laf hazır: “Türkiye sınıfta kaldı insan hakları dersinden, böyle olursa zor girersiniz AB’ye, ya dersinizi iyi çalışın ödevinizi günü gününe yapın, ya da AB’yi rüyanızda görürsünüz. En iyisi siz daha çok demokrasi getirin.’’ Onların demokrasi, insan hakları dediği ne biliyor musunuz? Başta Öcalan’a af, örgütün lider kadrolarına af, sonra bu teröristlere siyasi haklar, ana dilde eğitim, bölgesel özerklik yani önce siyasi sonra fiili bölünme. Böyle gidersek eğer, bu gidişe dur, demez isek eğer, hainlere hesap sormaz isek eğer, bir gün Abdullah Öcalan’ı Mustafa Kemal’in, Türk milletinin büyük meclisinde görürseniz, şaşırmayınız!
    Peki bu dağdakiler, dağdan inerse ne olacak? Peki, ne yapmalı bu belayı savuşturmak için? Bana kalırsa tez elden, her vilayette ıslahevi türünden, yarı hastane yarı hapishane gibi yerler açmalı. Hem cezalarını çekmeli bunlar hak ettikleri, hem de yurttaş ne demek öğretilmeli, bayrak ne demek, vatan ne demek! Bir yandan tedavi edilmeli, diğer yandan ekmek parası kazanabilecek bir meslek öğretilmeli. Çete başı onları nasıl terörist, katil robot yaptıysa, biz de onları önce insan yapmalı ve insanı sevmeyi öğretmeliyiz. Bunu yapamayacaksak eğer, bırakınız dağda kalsınlar, gün gelir bahar karları gibi erir giderler. Ama bunlar dağda kaldığı sürece yerdekilerin gücünü yok edemezsiniz. İmralı’ya güç veren onlar, Barzani’ye güç veren onlar, DTP’ye güç veren onlar.
    İmralı’daki Abdullah Öcalan, siyasi kol ve kanatları dağdakilerin teslim olmamaları konusunda sürekli talimat göndermektedir. Zira bu kişilerin teslim olması halinde yerdeki teröristlerin gücü de ortadan kalkacaktır. İmralı’yı İmralı yapan kimdir? Dağdakiler! Dağdakileri dağda tutan kimdir? Yerdekiler!
    Yerdekilerin hal çaresine gelince. Yerdekiler adam olmaz! İmralı, siyasi kanatları adam olmaz, bunların belediye başkanları adam olmaz, lider kadroları adam olmaz. Onların işi bu, öldürmek, öldür talimatı vermek! Onlar zaten arkalarında katil robotlar olmazsa yaşayamaz. Onlarda ne yürek var, ne de bilek. Kalleşlik onlarda, hainlik onlarda, ellerine maşa alıp masum insanları öldürtmek onlarda. Kendileri ortaya çıkıp zaten erkekçe bir şey yapamazlar. Yakalayın onları, atın hapse, sadece yaptıkları kötülükleri sayacakları kadar bir ceza verin. Göreceksiniz; bize ve ülkemize yaptıkları kötülüklerin belki daha yarısını sayarken ömürleri orada bitecek.
    Size dağdakileri anlattım, sizce kim bunlar, bilesiniz istedim. Bunlar, doğudaki halkımızın çaresizliği, seçilmiş ve atanmışlarımızın gafletidir. Bu çaresizlik yok olmadıkça, bu gaflet son bulmadıkça, dağdakiler bitmez, terör bitmez, terörist bitmez.
    Şimdi bize mozaik diyorlar. Bize diyorlar ki kültür zenginliği. Kimlik meselesi diyorlar, alt kimlik üst kimlik diyorlar. Hiç birine inanmayın! Onlar biziz, bin yıldır beraber yaşayan biz. Ama ne oldu, ne değişti, devran niye döndü de, şimdi bir teröristin ölüsü yedi milyon dolar ediyor. Bunu ben demiyorum, bunu, Bakan Hüseyin Çelik söylüyor. 200 milyar dolar harcadık, diyor. Bu nasıl iş? Bu paraları İnsanımızı yaşatmak için harcamış olsaydık, zaten terör hiç olmazdı ki. Ama ölüsü yedi milyon dolar ediyorsa bir teröristin, o ülkede terör biter mi hiç! İhanet çaresizlikte. İhanet çaresizlikte, ihanet parada, ihanet koltukta. Herkes biliyor ama biz görmüyoruz.

    November 13

    TRT'DEN YENİ BİR KANAL DAHA TRT MÜZİK YAYINDA



    TRT MÜZIK YAYINDA !!!

    FREKANS BILGILERI: 11.096 MHz Horizontal SR=30000, FEC=5/6
    November 12

    tabiki bu hafta NEFES'filmini izlemeye sinamaya gitmeli

    ben izledim amerikan fimlerine salya sumuk bakmaktansa ve onların yapmacık insancıl görunen rollerinden ziyade yasntımızda derin izleri anlatan bu filme tabiki varım
     
    'Nefes' Güneydoğu'daki Irak sınırına yakın bir ilçede komando tugayında bulunan ve Karabal Tepesin'deki röle istasyonunu korumakla görevlendirilen bir yüzbaşı komutasındaki 40 askerin hikayesidir.

    Buz gibi sulardan geçtiler,tepelere tırmanıp,yamaçlardan indiler...
    Güneşte kavuldular,iki gün iki gece...
    Ellerinde tüfekleri...Sırtlarında evleri...
    Yüreklerinde sevdikleriyle...

    Sınır nedir,neresidir bilmezdi çoğu...
    Emir almadıkları, emir vermedikleri bir hayattan,
    herşeyi emirle yaptıkları bir hayata geçtiklerinde
     sınırı gördüler...

    Mevzilerde beklediler... Korudukları telsizlerden analarıyla,babalarıyla,sevgilileri ile görüşmek için telefon sırası beklediler...

    Kendilerinin neyi beklediğini bilmeden günlerce aylarca beklediler Karabal Tepede....
     
     
    November 10

    ATATÜRK'Ü SAYGIYLA ANMAK

    Bu gün ulu önder MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün hayata gözlerini yumduğu gündü yani 10 kasım bu günde insanlar genelde onun için saygı duruşu yaparlar.ve konunun anlam ve önemini arz edecek şekilde davranırlar ve bugün ne gördüm biliyormusunuz bu vatanın kurulmasında emeği geçmiş bir insan için 1 dakikayı çok gören bir zihniyet olduğunu gördüm bir dahiye bir yaşam felsefesi bir ilke ve inkılaplar bırakan bu yurdu kurda kuşa,amerikan mandacılarına,AB tiroykasına rus kominizmine iran rejimine kaptırmadan bu günlere getiren insana sirenler çalmaya başladığında normal bir şekilde hiç birşeyden aldırmadan yürüyen yobazlar gördüm bunlara ne derseniz deyin bunlar kalas laftan anlamaz insanlar biliyorum..
     
    Ve saygı duruşunda aklıma ne geldi biliyormusunuz...yürüyenlerin ayaklarına çölme takayım yere düşsünler fakat saygı duruşunu bozacaktım yapmadım bu insanlıktan yoksunlara,ve aklıma bir başka şey takıldı insanlar hür ve özgürdüler kimsenin düşüncesine karışamazdım haklıydılarda ama yiine aklıma şu takılmışdı o yaşamıyordu ve ölmüş bir insana saygı duymayan bir insan topluluğu yaşasaydı şimdi ne yapardı acaba diye düşündüm....NE BÜYÜK BİR İNSANSIN SEN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ruhun şaad olsun
    November 02

    Konuşulan konu ERDAL SARI ZEYBEK TEN VASİYET ÖLÜNCE BENİ AKTÜTÜNE GÖMÜN

     

    Alıntı

    ERDAL SARI ZEYBEK TEN VASİYET ÖLÜNCE BENİ AKTÜTÜNE GÖMÜN
     
    ÖLÜNCE BENİ AKTÜTÜNE GÖMÜN;
     
    O bölgeyi karış karış bilenlerden. Aktütün saldırısı onu da derinden sarstı. Vasiyeti isyanını gözler önüne seriyor.
    17 vatan evladını şehit verdiğimiz Aktütün saldırısı hepimizi derinden sarstı. Tıpkı o bölgede yıllarca görev yapan Erdal Sarızeybek de olduğu gibi..

    Hainlere karşı kelle koltukta savaşan komutanın isyanı büyüktü. Terör örgütünün bir türlü önlenemeyen saldırılarına karşı tepkisini açıkladığı vasiyetiyle dile getirdi. Sarızeybek Aktütün'e gömülmek istiyor.
     

    Emekli Albay Erdal Sarızeybek, Aktütün Karakolu’na 1992’de yapılan ilk saldırıda, Şemdinli Hudut Tabur Komutanı idi. Erdal Sarızeybek dinleyenleri sarsacak vasiyetini Odatv'ye açıkladı.

    İşte Türkiye’nin, “Aktütün Karakolu neden korunamıyor” sorusunu tartıştığı bugünlerde, Erdal Sarızeybek’in isyanını ortaya koyduğu vasiyeti:

    YÜREK SIZLATAN VASİYET

    “Ben söylüyorum vasiyetimi; ben öldüğüm zaman beni Konur Vadisi’ne gömeceksiniz. Gömeceksiniz ki devlet, o toprağın kendi toprağı olduğunu anlasın. Eğer halkını korumayacaksa bu devlet, hiç değilse emekli albayının mezarını korusun. Mezarını korumak için oraya gelsin ki oradaki halkı da korusun. Toprağımızı korusun. Düşününüz bir devletsiniz siz, diyorsunuz ki NATO’nun en büyük ordusuna, ikinci ordusuna sahibiz diyorsunuz, bir Aktütün köyünü koruyamıyorsunuz. O zaman siz devlet değilsiniz.”