İKOCAN's profileihsancelepPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    March 31

    ALIŞTIM AYRILIKLARA

    ALIŞTIM AYRILIKLARA

    Sen,hayatıma girmeden önce ben vardım.

    Sen,hayatıma girdiğinde ise ben yine vardım
    Ancak birbirinden farklı iki varlık
    İki kişilik, iki ruh, iki beden olarak...
    Yokluğunda ben;
    Geceleri oturur; Radyo dinlerdim.
    Aşıkların birbirine arğaman ettiği şarkıları,
    Ben de yalnızlığıma armağan ederdim.
    Herşey anlamsızlaşırdı çoğu kez.
    Ve çoğu zaman anlamsızlıklarda kaybolur giderdim.
    Yaşamak mı daha acı veriyor yoksa ölmek mi? gibi
    Acımasız sorularla kendimi irdelerdim.
    Varlığında ise herşey bambaşkaydı.
    Ben bir başkaydım.
    Gecelere seninle beraber veda eder.
    Günün ilk ışıklarına seninle Merhaba derdim.
    Ve anlamlı gelirdi herşey.
    Anlam karmaşaları bir bir terkedi beni.
    Sen de var olmayı, seninle birlikte yaşamayı
    Ve herşeyi seninle paylaşmayı severdim.
    Seni her geçen gün daha da çok severdim.
    Ancak nerden bilebilirdim ki masalın sona ereceğini
    Nerden bilebilirdim habersiz çekip gideceğini.
    Dün vardın bende vardım.
    Bugün yoksun; Bense varmıyım yokmuyum bilmiyorum.
    Dolmayacak cinsten bir boşluksun şimdi.
    Ne sana benzeyen biri bu boşluğu doldurabilir.
    Ne de yeniden çıkıp gelsen SEN doldurabilirsin.
    Öyle bir boşluk ki sorma gitsin.
    Boşver ve sevgili
    Alıştım ben yalnızlığa ayrılıklara
    Bırak artık böyle sürüp gitsin!
     
    March 30

    ÇERNOBİL VE TÜRKİYE

    Kazanın ilk anında yaşananlar tam bir trajedi olsa da, içindeki radyasyonun havaya ve toprağa bulaşmasıyla etki ettiği alan ve tehdit ettiği insan sayısı da arttı. İlk olarak 27 Nisan’da, santrale 3 kilometre uzakta olan Pripyat Kasabası’ndaki 45 bin kişi başka bölgelere göç ettirildi. Bugün bilebildiğimiz, toplam 400 bin kadar insanın başka bölgelere göç ettirildiği. Radyoaktif bulutlar, Rusya, Belarus ve Ukrayna’da 7 milyon insanın yaşadığı bir alanı etkiledi. 
     
    Daha sonra ise hepimizin bildiği gibi rüzgarların etkisiyle neredeyse tüm dünyaya yayıldı. Edirne ve Karadeniz’de yağan yağmurların da etkisiyle toprağa ve suya karıştı. Mayıs başında Edirne derken Karadeniz ve tüm Türkiye bu bulutlardan nasibini aldı.

    Geçen yıl Türk Tabipler Birliği ve Hopa Belediyesi’nin yaptığı ortak çalışma gerçekleri gözler önüne serdi. Hopa’da son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47’sinin nedeni kanser olarak açıklandı. Ama bu rapor da görmezden gelindi aynı, kazanın olduğu yıl çayda bulunan radyasyonun görmezden gelindiği gibi. Zamanın Başbakanı Turgut Özal, “Radyoaktif çay daha lezzetlidir” derken dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral, “Biraz radyasyon iyidir” gibi halkı rahatlatacak açıklamalar yapıyor, televizyon karşısında çay içiyorlardı. O zaman Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun başında olan Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre de, çaydaki radyasyonun tehlikeli olmadığını söylüyor, bir yandan da yaptıkları analizlerde yüksek seviyede radyasyon bulan ODTÜ Kimya Bölümü’nden Dr. Olcay Birgül, Dr. İnci Gökmen ve Biyoloji Bölümü’nden Dr. Aykut Kence’nin hazırladığı raporun basına sızmasından dolayı rektör Mehmet Gönlübol’a hiddetli bir mektup yazıyordu. “Çayda Radyoaktivite Ölçümleri” adlı raporda, 1985 tarihli bazı Çay Çiçeği paketlerinde yüksek radyoaktiviteye rastlandığı belirtiliyor, bulunan oranların bildirilen yüzde 3’ten çok daha yüksek olduğu ve yüzde 65’leri bulduğu açıklanıyordu. Bilinen eşik değerleri geçmek için her gün bu çayla demlenmiş 5 bardak “tavşan kanı”na ihtiyacınız vardı. Kaldı ki raporda da belirtildiği gibi radyasyonda eşik değer yoktu ve temel amaç mümkün olan en az radyasyona maruz kalmak olmalıydı. Raporu hazırlayanlar hamile kadınlar ve çocukların daha az çay içmeleriyle başlayan bir dizi öneride bulunuyordu ama sorumluların sesi daha gür çıkıyordu. Zaten bir süre sonra böyle raporlar hazırlamak ve sunmak da kontrol altına alındı; YÖK işbaşındaydı. Radyasyonla ilgili sorularınızı artık malum yetkililere sormak zorundaydınız ama aldığınız yanıtlar pek tatmin edici olmuyordu. Hele de radyasyon düzeyleriyle ilgili rakamları sorarsanız şöyle yanıtlar alabiliyordunuz: “Radyoaktiviteyi bilmeyen halkım rakamı ne yapsın? Çernobil’le ilgili olarak benden başka kimsenin konuşmaması için emir verdim. Ben Osmanlı devlet geleneğinden geliyorum ve bu hiyerarşi anlayışını benimsiyorum”. (Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre, 6 Haziran 1986 TAEK Başkanı)

    Greenpeace’in 1996 yılında yayınladığı raporda da açıkça ortaya konduğu gibi radyasyonlu çayı halka içirmenin tek yolu, “temizdir” demek değildi. İlginç yöntemler ortaya çıktı. Örneğin harmanlama tekniği; 1985 yılı çaylarıyla yeni hasat edilmiş çaylar harmanlanıp yeniden paketleniyordu. Sözümona radyasyon seviyesinin düşürüldüğü söylenen bu teknik tam tersine, tüm çayları kirletiyor ve herkese radyasyonlu çay servisi yapıyordu. 30 Aralık 1986’da, 58 bin ton çayın gömülmesi için karar alındı ancak bu karar ancak Ocak 1998 yılında Resmi Gazete’de yayınlandıktan sonra yürürlüğe girdi. Depolarda bekleyen çaylar kaçırıldı. Dere kenarlarında bekletilenler suya, yakılan çaylardan çıkan radyoaktivite havaya karıştı. Yakma seçeneğinden vazgeçildi ancak tüm bu kargaşada 130 bin ton çay tüm Türkiye’ye afiyetle içirildi.

    O gün, çaydaki, topraktaki ve havadaki radyasyonu saklamanın tek bir nedeni vardı. Türkiye’ye nükleer santral kurulmak isteniyordu ve nükleer enerjinin maskesini düşüren bu kazanın etkilerinin tam olarak bilinmesi nükleer lobinin işine gelmiyordu. Geçen yıl Hopa’da açıklanan raporun görmezden gelinmesi ve Karadeniz insanıyla adeta alay edercesine, çığ gibi artan kanser vakalarını sigaraya ya da insanların psikolojilerine bağlamanın ardında da aynı neden var. 

    Böylesine büyük ihaleler gündemde olduğu sürece, binlerce insanın önemsiz hayatlarını konu alan raporların tabi ki değeri olmayacak. Çünkü işin ucunda büyük paralar diğer tarafta ise ucuz hayatlar var.

    acı bir sohbet(sanırım 2002yılı)

    Yeni bir arkadaş şu kısa dünyanın en güzel  değerlerinden biri olmalı insan yeni bir yaşamla karşılaşıyor sanki bir insanı tanımak,konuşmak,yaşantısını irdelemek,hayat felsefesini öğrenmek oldukça güzel birşey olmalıydı.
     
    İnsan dünyanın zor keşfidir
    Birkaç yıl  önce bir yerde sevgi dolu güzel bir dostla bir restrauntda yemek yiyorduk bu  esnada yanmasada ki yaşlı bir insan dikkatimi çekmişti buralardan değildi ama garsonla diyoloğu hoşuma gitmişti sanırım babacan tavırları,konuşması vs.
    birden bire bizlere doğru baktı masalarımız yakın olmasının avantajıyla bizle sohbete başladı sanırım bizim arkadaşla olan sohbeti de onu etkilemiş olsa gerek
    ve o acı dolu konuya başladı;
     
    tam 35 yıl evet tam 35 yıl ne arıyorsun ne soruyorsun,
     
    duygular hüzünler ve göz yaşları  içinde konuşmaya başladı yıllar önce trabzondan abisine darılarak ayrılmıştı tam 35 yıldır hiç görüşmemişlerdi gün geldi abisinin kanser olduğunu  öğrendi ve ankara ya geldi o hep bıraktığı abisini görmek umuduyla gelmişti oysa abisi kanserdi en büyük abisi 74 yaşında kansere yenik düşmüştü  bu aileye musallat olan kanser şimdi abisine gelmişti ama burda acı olan abisine tam 35 yıl görüşmemeleri geri döndürülemeyen tam 35 yıl acı ama çok acıtıyordu belliydi gözlerinden.
     
    çernobil gerçeği insanları burda yakalıyor diye düşündüm o zamanın yetkilileri yok demişlerdi bizi etkilemediğini söylemiş ve sanırım ozamanın bakanları milletvekilleri karşımıza geçip çay içmişlerdi ne garip bir çelişki ama görünen o ki oradaki yaşamlar ve yeni doğanlar bu kanser illetiyle daha çok mücadele edecekler sanırım.
     
    hayatın böyle olmasını belkide istemezdi adamın o gözlerindeki yaşlar sanki geriye bir dönebilsem diye düşünüyor gibiydi ama hiç bir zaman dönemiyecek bir yoldaydı artık
     
     
    March 26

    kanayan yüreğimiz KARABAĞ

     

    Azeri lider Aliyev'in dış politikadaki ustalığı, Karabağ sorununda Ermeni lider Petrosyan'ı barışa çekti. Ancak, Taşnaklar işi yine karıştırdı.
    AGİT'in taraflara sunduğu Karabağ sorununun çözüm paketine göre Ermenistan'ın Azerbaycan'a Laçin ve Kelbecer'i iadesi gerekirken, buna yanaşmadığı ve üstelik bu kentlere bir süredir Yezidi Kürtlerini yerleştirmeye başladığı ortaya çıktı. Bu kentlerde Kızıl Kürdistan özerk yönetimi kurdurmak için bir süredir çalışan Rus ve Ermeni istihbarat birimlerinin, bir yandan oluşturulan tampon bölge ile Azerbaycan'a karşı Ermenilerin güvenliğini sağlamayı hedeflerken, bir yandan da Kürtlerin devlet kurma planında Hıristiyan Kürtleri ön plana çıkarmayı amaçlıyordu.
    Eskiden Kürt kökenli Azerbaycan vatandaşlarının yoğun olarak yaşadığı işgal altındaki Azeri kentleri Laçin ve Kelbecer'e, Ermeniler Sovyet yönetimi ile birlik olarak 1920'lerde 'Kızıl Kürdistan' özerk yönetimi kurulması talebinde bulunmuşlardı.
    Kürtlere özerklik vererek Azerbaycan'dan koparmayı daha önce başaramayan Erivan, bu silahı yeniden sahnelemek için uygun konjonktür gözlüyor. Azerbaycan'da vatan haini ilan edilen Kürt kökenli bir Azeri vatandaşı halen sözde Kızıl Kürdistan özerk bölgesinin başbakanı olarak Erivan'da hazır tutuluyor. PKK lideri Abdullah Öcalan, PKK'nın Moskova temsilcisi Mahir Welat'ı Ermenistan'daki 70 bin Hıristiyan Yezidi Kürt'ünü ziyaret ettirerek, PKK'nın din ayrımı yapmadan Kürt haklarının savunucusu olduğu mesajını gönderdi.
    Aliyev faktörü...
    Haydar Aliyev'in Azerbaycan Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından izlediği kararlı politikalar sayesinde Karabağ sorununun çözümünde önemli mesafeler kat edildi. Bunda Aliyev'in karizmatik kişiliği ve dış politikada usta olması önemli rol oynadı. Azerbaycan haklı davasında petrol servetinin de koz olarak kullanılması sayesinde destekçiler bulmaya başladı. Ancak AGİT ve bu kurumda en tecrübeli diplomatlarını görevlendiren ABD, Rusya, Fransa ve Türkiye, Aliyev'in barış için sağlamış olduğu imkanları yeterince kullanamadı. Hazırlanan planlarda çıkış yolu bulunmuş iken, Ermenistan'ın Taşnak terörüne mahkum olması, AGİT'i ve barışı zora soktu.
    AGİT'in, 1992 Helsinki Zirvesi'nde Karabağ sorunu gündeme getirilmiş olmasına karşın Karabağ'da müdahil duruma gelmesi, Aliyev'in 1993'te Agdam'ın işgalinden sonra AGİT ve BM'ye resmen başvurusuyla başladı. Rusya, bu girişimden rahatsız oldu. Daha önce Karabağ'a Vlademir Kazimirov'u özel temsilci olarak atayarak Bakü'yü oyalama taktiği izleyen Moskova bu oyunu artık daha fazla sürdüremeyecekti. 1994'te Budapeşte'de geçirilen AGİT devlet başkanları zirvesinde Karabağ için bugüne kadar uygulanamasa da tarihi bir karar alındı. AGİT'in ilk barış gücü Karabağ'da konuşlandırılacak, AGİT, ihtilafa taraf ülkeleri barıştırmak için MİNSK Grubu kurarak ara bulucu misyonu üstlenecekti. Bu arada ABD Josef Pressel'i Türkiye ise Kemal Ayhan'ı Karabağ özel temsilcisi tayin ederek diplomatik arenada ortaya çıktı. MİNSK Grubu'nun Rus ve Finli eş başkanları, gruptaki 9 ülkeyi temsil eden diplomat, Erivan, Bakü ile Dağlık Karabağ'ı temsil eden Azeri ve Ermeni topluluğunun temsilcileri iki ayda bir bir araya gelmeye başladı. Bu kadar diplomat yetmiyormuş gibi yine AGİT çerçevesinde "AGİT Konferansı" diye bir kurum ihdas etti. AGİT Konferansı'nın eş başkanlığını uzun süre Finli ortağı ile beraber Rus Valentin Lozinski yürüttü. Erivan ve Hankendi uzlaşmaz tavrı ile toplantılarda diplomatları çileden çıkarıyordu. MİNSK Grubu eş başkanlarının sık sık bölgeye gelerek izledikleri mekik diplomasisi de sonuç vermiyordu.
    Alternatifsiz AGİT planı
    2 Aralık 1996'da Lizbon'da gerçekleştirilen AGİT Devlet Başkanları Zirvesi Karabağ sorununun çözümünde dönüm noktası oldu. Ermenistan Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan ve Cumhurbaşkanı Aliyev, son dakikaya kadar toplantıda Karabağ konusunda veto blöfü yaptı. AGİT'de kararların konsensüs esası ile alınması nedeniyle, AGİT toplantısı Erivan - Bakü soğuk savaşına döndü. En sonunda kazanan Aliyev oldu. AGİT başkanlığından yayımlanan Ermenistan dışında 53 devletin imzasını taşıyan belgede Karabağ sorunu için üç çözüm prensibi belirleniyordu. ABD, bu zirveden önce tecrübeli Amerikalı diplomat Strobe Talbott'u AGİT Konferansı başkanlığına, zirveden sonra ise AGİT MİNSK Grubu eş başkanlığına yine tecrübeli bir diplomat olan Lin Pasco'yu tayin ederek Ermenileri köşeye sıkıştırmayı başardı. Bu sırada Bakü-Novorossisk hattı için Bakü'nün Moskova'yı sıkıştırması sayesinde Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin, Başbakan Viktor Çernomirdin bile Ermeniler aleyhine beyanatlar vermeye, Karabağ'da adil çözüme çağırmaya başladı.
    Ermeniler MİNSK Grubu'nda aleyhlerine dönen dengeyi Gruba üçüncü eş başkan olarak Fransız George Vaujer'i tayin ettirmeleri ile değişik bir renk aldı. Fransa da Karabağ oyununun içine girdi. Cumhurbaşkanı Aliyev, Fransız şirketleri Total ve Elf Akiten'e Ocak 1997'de Lenkeran Deniz ve Talış Deniz yataklarında petrol payları vererek, Paris'in sorunun çözümünde olumsuz tavır izlemesini önlemeye çalıştı.
    Amerikan, Rus ve Fransız eş başkanları ile çalışmaya başlayan MİNSK Grubu'na Karabağ için alternatifsiz son çözüm planını sunan AGİT Konferansı eş başkanı Strobe Talbott, bu planı 15-18 haziranda tarafların önüne gizlice koydu. Plan, iki aşamalı olarak 6+2 formülüyle işgal altındaki Azeri topraklarının boşaltılmasını, Karabağ'a çok uluslu AGİT barış gücünün konuşlandırılarak, Karabağ halkının güvenliğinin sağlanmasını ve Karabağ'a Azerbaycan terkibinde en yüksek statü verilmesini öngörüyordu. Bakü'nün hemen kabul etiği plana Hankendi ve Erivan karşı çıksa da uluslar arası baskılara daha fazla dayanamayan Cumhurbaşkanı Ter Petrosyan, 26 eylülde bir basın toplantısı düzenleyerek, barışı kabul etti. 10 Ekim 1997'de Aliyev'le Strasbourg'da ortak bir deklarasyon imza ederek bu görüşünü belgelerde teyit etti. Hatta, Moskova'da kalıcı barış anlaşmasının Azerbaycan, Ermenistan, Rusya, Fransa ve ABD devlet başkanlarının katılımıyla imzalanacağı bile basına sızdırıldı.
    Taşnaklar sahnede
    Ne olduysa bundan sonra oldu. İki ay sonra bölgeye gelen AGİT MİNSK Grubu eş başkanlığını Rus temsilci Kazimirov'dan devralan Rus Yuri Yukalov, Bakü'ye Ermenilerin bir açık bir de kapalı şartı ile geldiğini söylüyordu.
    6 Azeri kenti boşaltılırken Ermeni ordusunun Karabağ'da kalmak istediğini ileten Yukalov, muhtemelen Karabağ'ın statüsü ile ilgili isteği ise kamuoyu önünde açıklamaktan çekiniyordu. Aslında Rusya, kendi şartlarını yineliyordu. Moskova, sessiz kaldığı AGİT planında Amerikalılar tarafından by-pass yapılmaktan hoşlanmamıştı.
    Çünkü Rusya bölgeye AGİT barış gücü gelirse Kafkasya'da Rus etkinliğinin sona ereceğini ileri sürüyor; daha işin başından beri AGİT gücünde Rus askerinin, Abhazya'daki BM barış gücünde olduğu gibi en az yüzde 70'ini oluşturmasını istiyordu. AGİT barış gücünün bir türlü bölgeye gelemeyişinin temelinde Rus inadı bulunuyordu.
    Petrosyan'ın barış planını kabul etmesi, Ermeni kamuoyunu etkileyen Taşnakların organizesi ile tam bir infiale yol açtı. Taşnaklar yine sahneye çıkmıştı. Petrosyan'ın yakın çevresine yönelik terör eylemleri gerçekleştirildi. 1998'e Ermenistan kanlı girdi. Petrosyan'ın yakın adamı Erivan Valisi Vano Sıradekyan'ın istifası, hemen ardından dışişleri bakanı Aleksandr Arzumanyan'ın istifası ve mecliste 50 iktidar partilinin taraf değiştirmesi ile yıkılan Petrosyan, 5 şubatta istifa ettiğini ve savaşı partisinin kazandığını açıkladı. Taşnaklar artık cumhurbaşkanı danışmanı olmuş, üst düzey bürokrat yapılmış, Karabağ Savaşı'nı kazandıklarını, masada kaybetmeye niyetli olmadıklarını savunuyordu. 1999'da Azerbaycan'ın kendilerine savaş açacağını iddia ediyor ve Rus iş birliğini artırarak Ermeni ordusunu silahlandırmaya devam etmesine ön ayak oluyorlardı.
    AGİT planı suya düştü
    Önce Karabağ'ı, daha sonra Ermenistan'ı karıştıran Karabağ harekatının lideri olan ve kamuoyunun baskısı üzerine Petrosyan'ın başbakan yaptığı Robert Koçaryan'dan başkası değildi. Koçaryan seçime kadar cumhurbaşkanlığına vekalet ettiği 40 günlük süre içinde, kendisini zirveye taşıyan 1994'te kapatılan Taşnak Partisi'ni açtı, siyasi suçluları serbest bıraktı. 6 yıldır sürgünde bulunan Taşnak lider Eduard Ohenasyan'ı kendisine danışman yaptı. 16 martta yapılan seçimde Karen Demirciyan ile kinci tura kalan Koçaryan iki hafta sonra yapılan ikinci turda cumhurbaşkanı seçildi. Böylece barış için umut bağlanan iki aşamalı AGİT planı suya düştü. Çünkü Koçaryan, Karabağ'ın bağımsızlığında taviz vermediği gibi, sorunun tek aşamada bölgeye barış gücü getirilmeksizin, Ermenilerin güvenliğini garantiye alacak bir förmülle çözümlenmesini istiyordu. Bu uzlaşmaz tavır neticesinde diplomasi barış yolu tıkandı. Cumhurbaşkanı Aliyev'le Moskova'da 1998'de bir araya gelen Koçaryan'la barış prensipleri üzerinde anlaşma sağlanamadı. Azerbaycan hükümeti, Ermenistan işgali altındaki Karabağ topraklarının diplomasi yoluyla geri alınması fikrini ilk planda tuttuğu ve aksi takdirde toprakların savaşarak alınacağı şeklindeki politikasına 1998 yılında da devam etti.
    Azerbaycan'ın belli bölgelerinde kurulan göçmen kampları, 'Karabağ bir gün geri alınacak ve göçmenler evlerine geri dönecek' düşüncesiyle varlıklarını korudu ve çözüm, AGİT Minsk Grubu'nun getireceği tekliflerde arandı. Savaşma ikinci plana itildi. Ermenistan ile Azerbaycan arasında yaşanan Karabağ sorununa çözüm getirme arayışlarına devam eden Minsk Grubu, Kasım 1998'de bölgeyi ziyaretinde son olarak bölgede bir 'ortak devlet' kurulmasını teklif etti. MİNSK Grubu'nda Amerikalı Lin Pasco'nun yerine Donald Kaiser atanmıştı. Ermenistan, bazı maddelerde değişiklik yapılması halinde teklifin değerlendirilebileceğini açıklarken, Azerbaycan tarafı teklifi komik ve adaletsiz bulduğunu bildirdi.
    Minsk Grubu'nun tekliflerini adaletsiz bularak geri çeviren Azerbaycan, topraklarını geri almak için biraz daha süreye ihtiyacı olduğu izlenimi veriyor. Ancak 5 yılını çadırlarda geçiren yüz binlerce insanın ve bir milyonu aşkın göçmenin daha fazla sabrı kalmadı.

    FARUK ARSLAN ın yazısı zaman gazetesi

    KÜTÜPHANELER HAFTASI

    Türkiye'de her geçen yıl kitap okuma alışkanlığı düşüyor. Son yıllarda yapılan araştırmalar, Türk toplumunun sosyal, ekonomik ve siyasi şartlarında önemli değişiklikler olmasına rağmen, kitap, gazete, dergi ile arasının iyi olmadığını, toplumumuzun okumayı bir alışkanlık ve hayat tarzı haline getirmediğini gösteriyor. Türkiye'de kitap okuma oranı yalnızca yüzde 4-4,5 arasında. Japonya'da bir yılda yaklaşık 5 milyar kitap basılırken, Türkiye'de bu sayı yalnızca 25 milyon civarında. Yani, Türkiye'de bir yılda basılan kitap, Japonya'da neredeyse bir günde basılıyor.
    Araştırmalar Türkiye'de okur-yazar nüfusun yüzde 86 olmasına rağmen, kitap okuyan nüfusun hızla azaldığını gösteriyor. Ankete göre kitap okumayı en çok televizyonun engellediği ortaya çıkıyor. Daha sonra okumama alışkanlığının sebebi olarak 'okul eğitiminde okuma alışkanlığının yeterince verilmemesi' gösteriliyor. Türkiye nüfusunun yüzde 95'i televizyon seyrederken, yüzde 5'i de televizyon seyretmenin yanı sıra kitap da okuyor. Kısaca; Türk toplumunda televizyon, okumayı ikincilleştirdiği ortaya çıkıyor.

    12 bin 89 kişiye bir kitap
    Türkiye'de bir yılda yayımlanan kitap sayısı, İngiltere'nin 10'da biri, Almanya'nın 7'de biri, İspanya'nın 5'te biri, İtalya'nın 4'te biri. Japonya'da yılda kişi başına 25 kitap, İngiltere'de 12, ABD'de 8, Fransa'da 7 kitap basılırken, Türkiye'de 12 bin 89 kişiye bir kitap düşüyor. Araştırmalarda, Birleşmiş Milletler'in İnsani Gelişim Raporu'nda 173 ülke arasında Türkiye'nin Malezya, Libya, Ermenistan gibi ülkelerin arasında 86. sıraya düşmesinin sebebi olarak, öncelikle kişi başına bir yılda basılan kitap sayısının düşmesi gösteriliyor. Ülkemizde bin kişiden sadece birinin kitap okuduğunu ortaya koyan araştırmalar utanç verici rakamlarla dolu. Gençlerin yüzde 70'i ise hiç kitap okumuyor. Çocuk Vakfı'nca yapılan "Türkiye'nin Okuma Alışkanlığı Karnesi" araştırmasında, temel ihtiyaç maddeleri sıralamasında Türkiye'de kitabın 235. sırada yer aldığı, kitap için yılda kişi başına 45 cent harcandığı ve genel olarak düzenli kitap okuma alışkanlığı oranının binde 1 olduğu belirlendi. Araştırma sonuçlarına göre, Türkiye'nin temel okur-yazarlık düzeyinin iyi durumda olduğu, fakat ilköğretimin 6.sınıfından itibaren okuma ilgisinin azaldığı, okullarda program dışı okuma etkinliklerine çok az yer verildiği, çocuk kitapları, gazete ve dergilerden yararlanma oranının çok düşük olduğu, köy çocuklarının yüzde 60'ının ilköğretimde ders kitabı dışında kitap okumadan mezun olduğu tespit edildi.

    Kütüphanelerin eşikleri aşınmaya hasret
    Türkiye'de 2 bin 24, Almanya'da 10 bin 531, Fransa'da 13 bin 924 ve İngiltere'de 12 bin 324 halk kütüphanesi bulunuyor. Araştırmaya göre, Türkiye'de nüfusun yüzde 40'ının hayatı boyunca hiç kütüphaneye gitmediği, yüzde 31'inin birkaç kez gittiği, mevcut 2 bin 24 kütüphaneye gidenlerin ise sadece yüzde 8'inin kitap okumak amacıyla gittiği kaydedildi. Türkiye'de televizyon yayınlarının başladığı 1968-2005 yılları arasında çocuk ve gençlik yayınlarının çeşidinde sürekli artış olduğu, televizyon sonrası gazetelerin kitap kültürüne katkısı azaldığı belirlendi. Türkiye'de haftalık televizyon seyretme süresi 25 saatin üzerinde olduğu ve televizyonun gazete okumayı yüzde 25, dergi ve kitap okumayı da yüzde 24 civarında azalttığı belirtildi. Son yıllarda artan bilgisayar teknolojisi sayesinde kütüphanelere gidenlerin sayısında daha da düşeceği belirtiliyor.

    bir kitap okumaya ne kadar muhtaçmışız meğer yakında kütüphaneleri müze haline getirirlerse hiç şaşmamak lazım yeni yenisiller şimdiden defter kitap kalemi bırakıp leptoplarıyla okuyorlar sanal dünya öyle hızlandıki onun içinde kütüp haneler kayboldu gitti sanırım burada öğretmenlere biraz iş düşüyor

    geçleri düzenli olarak kütüphanelere gitmelerine teşvik edecek ve onların kitap okuma alışkanlıklarını ilerletecek yeni yöntemler bulmaları gerekiyor sanırım biraz işleri zor-çünkü sanal alem tüm etrafımızı sardı böyle giderse kütüphaneler tarih olur

    bu hafta nereye gitmeli (30 mart 2008 pazar)

    100_3660100_362957729530b76134b3509eeca5e4a947a4

    KARAGÖL

    Karagöl, Çubuk ile Kızılcahamam arasında, Kavak Dağı ile Yıldırım Dağı eteğinde küçük fakat çok derin, krater bir göldür. Gölün çevresi mükemmel bir doğal güzelliğe sahiptir. İlçemize yaklaşık 40 km. uzaklıktadır. Çevresinde spor yapma imkanı vardır. Gölün her iki tarafı yamaçlarla çevrili olup, etrafı çam ve dağ kavağı ile çevrilidir.

    Göl kenarındaki ormanların içinde kaynak suları vardır. Bu sular çıkış noktasında oldukça soğuktur. Hatta kayaların aralarından çıkan suların suyun son derece soğuk olmasından dolayı Ağustos aylarında dahi donduğu görülür. Ormanlık bölgelerde av hayvanlarına rastlamak mümkündür. Tepelerde yaz aylarında bile kara rastlanır. 1402 yılında yapılan Ankara Savaşı’nda, Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt’ın orduları burada iskan etmişler ve su ihtiyaçlarını karşılamışlar. Göl içinde yüzmek oldukça tehlikelidir. Ortasındaki şelalenin etkisiyle boğulanlar olmuştur.

     

    ne dersiniz bu hafta ankaranın stresli havasından biraz uzaklaşıp güzel bir gün geçirmek için idaal olmalı değilmi bence süper olur

     

    March 23

    ismini siz verin

    collage10 

    Elim eline değdiği o anda düş sokaklarının birinde bir gül kokladım sandım

    Ey aşk sanırım bu olmalı sanki güller arasında hayal dünyasının derinliklerindeyim

    Ne kadar güzel bir duygu bu ne güzel mutluluk Allahım insana ne kadar huzur veriyor

    Rüyadamıyım bilemiyorum sanki uyanmaktan korkuyorum anlatılmaz duygular içindeyim

     

    Korkuyorum bu bir rüya olabilirmi acaba açmalımıyım gözlerimi bu mutlluluk kaybolurmuydu

    Bir korku sarmıştı bedenimi  sanki rüyada hissediyor gibiydim kendimi

    Ne olur Allahım bu bir düş bir rüya olmasın o gül benim olsun

    Umudumu yitirmeden açmalıyım gözlerimi benim ki garip bir duygu olmalıydı

     

    Birden açtım gözlerimi o da karanlıktı loş bir ışık dışardan odayı aydınlatmak için uğraşıyordu

    Korktum bu yanlızlık çok garipti sanki cehennemde gibi hissettim kendimi

    Karanlık odada yapa yalnızdım bir güzel rüyadan uyanmıştım inanamadım

    Elveda sevgili o tatlı güzel bir daha görüşemeyeceğimiz bir yanlızlıkla elveda

    made in ihsan

    düşler

     

    Karanlık bir deniz ay yok yılldızlar yok bilmem neredeler

    Soğuk birden yüzüme vurmaya başladı donuyorum titriyorum

    Issızlığın ortasında yalnızım düşünemiyorum kaybolmuş gibiyim

    Dün oysa hava ne güzeldi güneş içini ısıtıyor gece ise ay bir başkaydı

     

    Kayboldu o dünler kalmadı inanırmısın yarınlarım, yarınlarımız ve yanlızlığımız

    Sanki saklambaç oynuyoruzda sobelenecek kişiyi bekler gibi bekliyoruz

    Tuhaf değilmi bu gerçek yanlızlık sadece yalnızlık anlatılmaz biliyormusun

    Düşünüyorsun değilmi bilmemlerle kaybolmuş gidiyorsun aslında bende öyleyim çünkü

     

    Tuhaf bu  anlatamaycağım bir tuhaflık sanırım bu belki bir rüya belki bir kabus

    Doğrusunu istersen anlamsız bir düş kurgusu aklım almıyor bu anlamsızlığı

    Vs. vs. ama sen, ama biz ,ama onlar, kay bolmuş gibi hissiz donuk bir ortamdayız sanki

     Deniz taşkın deniz hırçın sanki birşeylere kızmış o kara bulutlar

     

    Öylece dalgalanıyoruz yanlızlık deryasında sanki sonsuzluğa uzanır gibi

    Hınçla yağmaya başladı yağmur sanki karabulutları desteklercesine

    Hepsi bir olmuşcasına bize doğru geliyordular birden farkettim

    Düşüncelerim arasında o muhteşemliğin ve güzelliğin olduğunu gördüm

     

    Bir denge olabilirmiydi bu bir hayat ve o hayatın içinde ki serseniş

    Tuhaf aklıma geldi birden ne bileyim ne bilirim ki ben o korkunun içindeki güzelliği

    Saklanmış dünyanın uçsuz bucaksız denizlerine oysa o yalnız olamaz olmamalıydı

    Farkına varamamış olmak belki kendime  anlatamadım bu gerçegi anlamak istemedi bedenim

    made in i.c 23.03.2008

    March 22

    İNSAN VE YAŞAM

    Hayat bir romanmı yoksa bir filmmi ki her zaman müdahale ediliyor Karma karışık bir dünya da insanların ne amaç ve ne uğurda yaşam çizglerini düzenleme imkanı hiç bir zaman verilmiyordu

    Dünyada yaşamak sanki zaman öldürmekti. insanlara ölüm daha kolay geliyordu ve yaşamaktan korkar gibi birbirlerinden uzaklaşıyorlardı.Hayat denen o güzelim şeyi kimse anlamak istemiyordu ve herkez anlamsız buluyordu, hiç kimse açan bir çiceğin,yaprağın veya yeşeren bir ağaç ononların ilgisinini çekmiyordu
    Sevgiyi kimse aramak istemiyordu.
    Günün birinde insanlar yaşamın ne demek olduğunu anladıklarında o zaman çok geç kalınacağını anlamaları, sevginin ve insan olmanın ne demek olduğunu öğrenmeleri dünyayı kurtarmalarına yetmeyecektir. çünkü o zaman insan denen mahluk taş taş üstünde bırakmayan bir canavara dönüşmüş olacaktır. sanki dünya yapay robotlarla dolu sadece öldürmeyi ve parçalamayı öğreten bir kısır döngü olmaya, dev bir robot fabrikasına dönüşmüş olacaktır..
     
    Bilim adamları dünyayı daha iyiye götürmeyi ve daha iyi günlerde görmenin sadece ve sadece güzel ve insancıl duyguların yeniden ortaya çıkarılmasıyla olacağından yana tavır takınıyorlardı insanlara savaş ve yaşam arasında bir tercih yapmaları istendiginde o zaman insan denen mahlukat bütün ızdırap ve acılara rağmen insancıl duygularını da ön planda tutarak barıştan yana tavır koyacaklardır. çünki insan,sevgi,güzellik ve en önemlisi hayatın değerini bilecektir .yapmış olduklarndan bir ders çıkartan insan bir daha bu hatalara düşmeyecektir
    Barışın ve yaşamın dünya insanlarına o kadar uzak olmadığını her zaman bilmeleri ve barış için insanların daima çalışmarı ve barışı korumanın sadece savaşla olmayacağını bilmeleri gerekir yapmış oldukları başarısızlıklar yeni başarısızlıkları yeniden ğetirir gibi görünsede her başarısızlıktan edinilen bir başarı vardır.
    Herşeye rağmen yaşamak güzel ve bunun değerini bilmeleri lazım

    NEVRUZ BAYRAMI

    Orta Asya'dan Balkanlardaki uluslara kadar çok geniş bir bölgede yerel renk ve inançlarla kutlanan Nevruz, her ulusun kendi kültür değerleriyle özdeşleştirip sembolleştirdiği, özü itibariyle baharın gelişinin kutlandığı coşkuyla karşılandığı bir gündür.

    Yaşadığı geniş coğrafyada doğa ve çevrenin uyanışının kutlandığı Nevruz Bayramı'nın Anadolu'da ve Türk kültürünün yayıldığı bölgelerde de son derece köklü ve zengin bir geçmişi vardır.

    Nev(yeni) ve ruz (gün) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelen ve YENİGÜN anlamını taşıyan Nevruz, kuzey yarımkürede başta Türkler olmak üzere bir çok halk ve topluluk tarafından yılbaşı olarak kutlanır.

    Gece ile gündüzün eşitlendiği 21 Mart'ta güneş göçmen kuşlar gibi kuzey yarımküreye yönelir. 21 Mart ile birlikte havalar ısınmaya, karlar erimeye, ağaçlar çiçeklenmeye, toprak yeşermeye, göçmen kuşlar yuvalarına dönmeye başlar.

    Bu nedenle 21 Mart bütün varlıklar için uyanış, diriliş ve yaradılış günü olarak kabul edilerek, Nevruz/YENİGÜN bayramı adıyla kutlanır.

    Orta Asya'da yaşayan Türkler, Anadolu Türkleri ve İranlıların yılbaşı olarak kabul ettikleri güne Nevruz adı verilir ki, yeni gün anlamına gelir. Gece ve gündüzün eşit olduğu Miladi 22 Mart, Rumi 9 Mart gününe rastlamaktadır.

    Nevruz-i Sultani, Sultan Nevruz, Sultan Navrız, Navrız, Mart Dokuzu gibi adlarla da anılmaktadır.

    Oniki Hayvanlı Türk Takviminde görüldüğü üzere Türklerde de çok eskiden beri bilinmekte ve törenlerle kutlanmaktadır. Türklerde Nevruz hakkında başlıca rivayet, bugünün bir kurtuluş günü olarak kabul edilmesidir. Yani Ergenekon'dan çıkıştır. İşte bu nedenle bugün Türklerde Nevruz, yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilmiş ve günümüze kadar bayramlarda kutlanagelmiştir. Orta Asya'daki Türk topluluklarından Azeri, Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek, Tatar, Uygur Türkleri, Anadolu Türkleri ve Balkan Türkleri Nevruz geleneğini canlı olarak günümüze kadar yaşatmışlardır.

    March 18

    BİZ TÜRK MİLLETİYİZ SÖZE NE HACET

    BEDELİ ÇANAKKALE'DE ÖDENDİ

       Askerlik vazifesi yaparken vatan uğrunda şehadet mertebesine ermek veya gazi olmak her Türk için tabii bir şeydir. Ancak bu 45 şehit ve 150 gazinin durumu başkadır. Zira bunların istisnasız hepsi         (1909 ve 1914 Askeri Mükellefiyet Kanunu gereğince) askerlik vazifesinden ya muaf ya da maksureli  (tecilli) tutulmuş gençlerdir. Bu iki kanun sultani mektepleri talebe ve mezunları askerlik vazifesinden “maksureli” ettiği gibi , Balkan Harbi sırasında mer’i olan 1909 kanunu da üstelik bütün İstanbul halkını askerlik vazifesinden azade kılmaktadır. Bu şehit ve gazilerin hepsi 17-22 yaşındayken ve bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısmında, bir kısmıysa mezun ve İstanbul Darülfünunu veya Avrupa üniversitelerinde tahsildeyken, birbirleriyle yarış edercesine askerlik şubelerine koşmuşlar ve gönüllü olarak askere yazılmışlardı. Hatta içlerinden Irak Cephesi’nde şehit düşen 646 Celal İbrahim seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve “ 1 Numaralı Gönüllü” yazılmak şerefini elde emiştir.                                             .                                                    

                Galatasaraylıların bu şüheda menkıbeleri arasında dünyada eşi bulunamayan bir tanesini (Mehmet Muzaffer’in Destanını ) Gazeteci Ziyad Ebuzziya şöyle dile getiriyor:

    Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer “zabit namzedi” olarak Çanakkale’de idi. (Mart 1916) müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’ de uğradıkları mağlubiyetlerden ve verdikleri yüzellibin zayiattan sonra Boğaz ’ı aşamayacaklarını anlamışlar , 1915’in son haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi.  Galatasaray Lisesi öğrencisi iken gönüllü Çanakkale cephesine giden zabit (subay) adayı Mehmet Muzaffer Bey'in alayının otomobillerine lastik satın almak için bir gecede (1916 yılı baharı) yaptığı sahte 100 liranın ön yüzü. Paranın altında "bedeli Çanakkale'de altın olarak ödenecektir" yazılıdır. Teğmenliğe yükselen bu vatanseverimiz, 1917 yılında Gazze'de şehit düşmüştür.

    Muzaffer Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman İmroz ve Bozcaada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da 1915 Nisan’ın da Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalarla kıyasla bu bombardımanlar “ hiç mesabesindeydi.” Çanakkale’de ki birliklerin büyük bir kısmı Kafkas, Irak, ve Filistin cephelerine sevk edeceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarına ikmal emri aldılar. Muzaffer birliğinin alay karargahında görevliydi. Alay ’ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübayalar için arttırma yapmak ilanlarda bulunmak ne adetti, ne de bunları kaybedilecek vakit vardı. Her şey “itimat” ile yürürdü. Muzaffer açıkgözlü ve becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargah, gerekli malzemenin temin ve mubayaasına onu memur etti. İcap eden paranın kendisine itası içinde Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.

    O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Muzaffer aradı,uğraştı,nihayet Karaköy’ de bir Yahudi de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti , ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı. Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı b,r kaymakam Yarbay ’ın huzurundadır. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazır ol da duran ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan ,”Ne alınacak” dedi. “ Oto kamyon lastiği” cevabını verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı :

    “ Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git ,insanı günaha sokma para mara yok!...

    Muzaffer selamı çaktı dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin ( bugünkü hukuk fakültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere Alay ’ın ihtiyacı vardı. Elindeki( Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemelerde mutlaka lazımdı. Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi ,bir çaresini bulmak lazımdı...

    Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydanı’na vardı birden durdu. Kendi kendine gülmüştü aradığı çareyi bulmuştu.

    Doğru tüccar Yahudi’ nin yanına gitti:

    “ Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek,ezandan sonra gelip malları alamam . gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim malları mutlaka hazır edin...”

    Tüccar “peki” dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti.

    “Altın para vermiyorlar kağıt para verecekler”

    Yahudi yine “peki” dedi. Ertesi sabah Muzaffer Merkez Kumandanlığından sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar malları hazırlamıştı. Hava gazı fenerinin yarım yamalık aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime ( yüz liralık kağıt para) verdi. Araba dörtnal Sirkeci ’ye yollandı. Malzeme şat’a oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.

    Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar zira elindeki para sahte idi.

    Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıtın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arsında bir de şu ibare bulunuyordu: “ Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.”Muzaffer yaptığı taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı:

    “ Bedeli Çanakkale ‘de altın olarak tesviye olunacaktır.”

    Onun burada altın dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi.

    Sahte paraya gelince...

    Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi’nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu.    

    ÇANAKKALE ŞEHİDİNİN SON MEKTUBU

    BİR ÇANAKKALE ŞEHİDİNİN SON MEKTUBU

     

    Valideciğim,

    Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!
    Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.
    Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasile beni teşhir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.


    İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri:
    -Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi.
    -Pekala, dedim. Aldım baktım, sütlü çay...
    -Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim.
    -Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?
    -Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.
    -İşte onun çobanından 10 paraya aldım.
    Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.
    Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor?
    Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: "Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi."
    Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür.
    Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir.
    O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.
    Ey Allah'ım, bu ovada onun sesi be kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu.
    Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.
    Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum.
    Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim :
    -Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.


    "Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle, ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!"
    Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.
    Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı?
    Kadir'e mektup yazdım.
    Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin.
    Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim., bu dünya böyledir.
    Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister.

    Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun.

    Oğlun
    Hasan Etem
    4 Nisan 1331
    (17 Nisan 1915)

     

    BU ÜLKE KOLAY KURULMADI DEĞERİNİ BİLMEYENLERE

          Seddülbahir ve Conkbayır'ın büyük kahramanlarından biride Bombacı Mehmet Çavuş'tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu ,İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar,karşı tarafa fırlatır ve zararını kendilerine dokundururdu. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş 'un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş 'un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı vazife şuuruyla hastaneden tabur kumandanına yazdığı mektupta şöyle diyordu:

     
    "Sağ kolumu kaybettim, zarar yok, sol kolum var. Onunla da pekala iş görebilirim. Beni müteessir eden ve yüne kıtama iltihak edip düşmanla çarpışmama mani olan şey yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastahaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz, affedeniz muhterem kumandanım.."

     

     

    SAKA OLAYI

    Çanakkale Savaşı benzersiz insanlık manzaralarına sahne olmuştur. Muharebe esnasında taraflar karşılıklı mola vererek, yakın siperlerden şehitlerini ve cesetleri toplamak için çıkarlardı. Bu molalarda taraflar arasında su, sigara ve yiyecek alışverişi olurdu. Karşılıklı yapılan bu ikramlar,savaş alanında dahi insanlık ruhunun her şeyin üzerinde tutulduğunun kanıtlarıdır. Bir gün, 57.alayın sakası yolunu şaşırarak düşman mevzilerine düşer. Şaşkınlığını gizlemeye çalışarak “Beni komutanım gönderdi, bu yaz sıcağında suya ihtiyacınız vardır, diye düşünmüş” der. Buna çok sevinen karşı tarafın askerleri de, su dolu torbaları alıp sakanın katırını konserve ve çikolata ile yükleyerek geri gönderirler. Bu sevecen olay, insani değerlerin milli vasıflara nasıl işlediğini gözler önüne sermektedir.

     

     

     

    BOMBA SIRTI OLAYI

    “Bombasırtı Olayı (14 Mayıs 1915) çok önemli ve dünya harp tarihinde eşine rastlanması mümkün olmayan bir hadisedir. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 8 metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulmamacasına hepsi düşüyor. İkinci siperdekiler  yıldırım gibi onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Bomba şarapnel,kurşun yağmuru altında öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılma yok. Okuma bilenler Kuran-ı Kerim okuyor ve Cennet’e gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler ise, Kelime-i Şahadet getiriyor ve ezan okuyarak yürüyorlar. Sıcak cehennem gibi kaynıyor. 20 düşmana karşı her siperde bir nefer süngü ile çarpışıyor. Ölüyor, öldürüyor. İşte bu Türk askerinde ruh kuvvetini gösteren dünyanın hiçbir askerinde bulunmayan tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale Muharebelerini kazandıran bu yüksek ruhtur.”

                                                                                                             Mustafa Kemal ATATÜRK

     

    ÇANAKKALE SAVAŞINDA KADINLARIMIZ

    ÇANAKKALE CEPHESİNDE KADIN SAVAŞÇILARIMIZ

    Çanakkale Savaşları’nın henüz araştırılmayı bekleyen bir çok siyasal, sosyal ve askeri yönünün daha olduğu bir gerçek. Örneğin; bu savaşların bizde belki de hiç bilinmeyen bir diğer yönü, Çanakkale’de bazı kadın Türk kadın savaşçılarının da, Mehmetçik ile birlikte çarpıştıklarıdır.

    Konuyla ilgili ilk belgesel bilgilere Avustralya ve Yeni Zelanda arşivlerinde, Anzac askerlerinin Çanakkale’de siperlerde yazdıkları günlük ve mektuplarda rastlanmaktadır. Örneğin, The Age adlı Avustralya gazetesinde, 8 Eylül 1915 tarihinde şu başlıkta bir haber yer almaktadır.

    “Kadın bir keskin nişancı: ilk günkü çarpışmada vuruldu: J. C. Davies adlı bir asker annesine yazdığı mektupta şöyle demektedir: “... Vurulduğum 18 Mayıs günü, keskin nişancı bir Türk kızı vardı. Güzel, iri yapılı ve 19-21 yaşları arasında görünüyordu. Günün uzunca bir bölümünde sürekli olarak ateş etti. Gerçi bir çok adamımızı vurdu ama gün bitiminden önce Avustralyalı bir asker tarafından vurulunca, gene de üzüldüm. Ölüsünü ele geçirdiğimizde yanında bir Türk erkeğinin cesedini de bulduk. Kadının vücudunda tam 52 kurşun vardı... Bu savaş korkunç”

    Arşivlerde aynı konuyu dile getiren birkaç mektup ya da günlük daha bulunmaktadır. Gerçi bu tür haberlerin Anzak askerlerinin, zor siper koşullarında, aylarca süren çarpışmaların yıpratıcı etkisinde geliştirdikleri hayal ürünü şeyler olduğu da düşünülebilir. Ancak, “Keskin nişancı Türk kadınları” ve “Türk kadın savaşçılarını” anlatan diğer asker mektupları da incelenip, birbirleriyle karşılaştırıldığında, anlatılanların doğru olma olasılığının çok yüksek olduğu söylenebilir. Kısacası, Çanakkale Savaşları’nın daha birçok yönü, genç araştırmacılarımızın çalışmalarını ve aydınlatılmayı beklemektedir.

    ŞEHİTLERİMİZİ SAYGIYLA ANIYORUZ


    Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın
    “Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsınMEHMET AKİF ERSOY                     

    3 Kasım 1914 ve 18 Mart 1915 tarihleri arasında Çanakkale Boğazı'nda cereyan eden bir seri deniz savaşlarıyla Gelibolu Yarımadası'nda 25 Nisan 1915 - 8/9 Ocak 1916 tarihleri arasında yapılan kara savaşları, Türk tarihinin en şerefli sayfalarını dolduran birer zafer destanıdır.

    Çanakkale Zaferini, büyük Türk Ulusuna, Atatürk gibi dahi bir lider hediye etmiştir. Türk bağımsızlık savaşının temelleri, Çanakkale'nin sularında, Conkbayırı'nda ve Anafartalar'da atılmış, bu zaferler Türk Kurtuluş Savaşına maya çalmıştır.

    Türk Ulusu; İstanbul'u kurtaran Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Paşayı Çanakkale'den tanımış; 19 Mayıs 1919'da O, Samsun'a çıktığı gün Suriye ve Filistin cephelerinden terhis olarak Anadolu'ya dönen Türk halkı, "bu benim kahraman komutanımdı" diyerek O'nun etrafında kenetlenip İstiklal Savaşı'na katılmıştır.

    Türk Ulusu ve dünya O'nu böylece tanırken, O da Conkbayırı'nın, Kocaçimen'in, kan deryası can pazarında ulusunun ve Türk askerinin asıl cevherini yakından tanıyarak daha sonra girişeceği Bağımsızlık Savaşını kesin zaferle sonuçlandıracağı kanaatini daha o zamandan edinmiştir. 18 Mart zaferi kazanılmasaydı, düşman donanması, daha 1915'in Mart ayında İstanbul'a girerek Osmanlı İmparatorluğu'nu çökertebilecekti.

    Çanakkale Boğazı'nı denizden aşıp İstanbul'a giremeyen İtilaf Devletleri, 25 Nisan 1915'ten başlayarak 8-9 Ocak 1916'ya kadar süren Çanakkale kara savaşlarında Mustafa Kemal tarafından durdurulamasaydı, Birinci Dünya Savaşında Çarlık Rusyası en kısa yoldan müttefiklerinin yardımlarına kavuşacağı için yıkılmayacak, muhtemelen Ekim 1917 Bolşevik İhtilali de olmayabilecekti. Bu durumda Almanya'nın yenilgisi hızlanacak ve 1. Dünya Savaşı belki de 1915'te sona erecekti. Çanakkale Zaferi; harbin 4 yıl sürmesine, üç imparatorluğun (Osmanlı, Çarlık ve Avusturya/Macaristan İmparatorlukları) tarih sahnesinden silinmesine neden olmuştur. Gelibolu Yarımadası'nda düşmana kesin darbeler vurarak onları yenilgiye uğratan Alb. Mustafa Kemal'in Anafartalar tepesinde yaktığı zafer meşalesi, Kurtuluş savaşımızın da yolunu aydınlatmıştır.

    Böylece 18 Mart deniz zaferimizi taçlandıran 25 Nisandan sonraki kara savaşlarında, Mustafa Kemal'in etkin liderliği sayesinde kazanılan zaferlerin, ulusal tarihimize ve dünya tarihine yön veren etkin rolünü yukarda belirtilen noktalarda toplamak mümkündür.

     

    18 MART 1915 ÇANAKKALE DENİZ SAVAŞI VE ÖNCESİ

    Boğaz savunması, girişten itibaren "Dış-Orta-İç Tabyalar" olmak üzere üç savunma grubu halinde tertiplenmişti. Boğaz kıyıları boyunca 20 tabyamızda, çoğunluğu kısa menzilli ve eski model, 170 adet top mevzilendirilmişti. İtilaf Devletlerinin savaş gemilerinde çoğunluğu büyük çaplı uzun menzilli 247 adet en modern toplar bulunmaktaydı.


              İtilaf Devletlerinin Akdeniz Başkomutanı Amiral Carden, Boğazı geçerek İstanbul'a girmek için üç aşamalı saldırı planı yapmıştı. İstanbul'a bir ay içinde ulaşacağını hesaplamıştı. Plan gereğince, 3 Kasım 1914 günü 7 zırhlı ile Boğaza bir keşif taarruzu yaptı. Girişteki tabyalarımız zarar gördü. İkinci saldırıyı 19-25 Şubat 1915 tarihleri arasında 7 gün süreyle devam ettirdi. Türk topçusunun atış menzili dışından yapılan bombardımanlar etkili oldu. 19 topumuz ve Boğaz girişindeki tabyalarımız kullanılamaz hale geldi. 26 Şubat günü düşman donanması Boğaza girdi orta kesimdeki tabyalar 8 saat süreyle kesintisiz bombardımana tabi tutulup sarsıldı. Bu başarılar üzerine Amiral Carden, Londra'ya çektiği bir telgrafta, 14 gün içerisinde İstanbul'a ulaşabileceğini müjdeliyordu. Amiral, hazırlıklarını tamamlamaktaydı. Son darbe 18 Martta indirilecekti. Ne var ki, kağıt üzerinde yapılan bu savaş planında, Türk'ün kahramanlığı ve savaş azmi hesaba katılmadığı için evdeki hesap çarşıya uymayacaktı.

     

    18 MART 1915 GÜNÜ SAVAŞI

    18 Mart günü, bundan 85 yıl önce, Çanakkale'de ufukları ümit ve zafer neşesi kaplayan bir gün daha doğdu. İtilaf Donanması 18 savaş gemisiyle saat 10.00'da boğazı yarıp geçmek üzere girmeye başladılar. İlk ateşi TRIUMPH zırhlısı, Çanakkale'ye 12 Km. mesafedeyken saat 11.15'te açtı. Savunma planımıza göre, gemiler topçularımızın ateş menziline girinceye kadar pusuda bekleyecek ve baskın tarzında ateş açılacaktı. Nitekim böyle yapıldı. Düşman; yaklaştıkça, topçularımızın giderek yoğunlaşan isabetli atışlarıyla karşılaşıyordu. Saat 12.00'ye geldiğinde orta kesimdeki 3 tabyamız ağır hasar almış, ama ayakta kalan diğer topçularımızın hedefini şaşmayan mermileri AGAMENNON zırhlısının çelik yeleğini parçalamış, INFLEXIBLE zırhlısının komuta köprüsü uçurulmuş ve bu arada düşman donanması Çanakkale'ye 7 Km. kadar sokulmayı başarmıştı. Savaşın en şiddetli anları yaşanıyordu. Türk topçuları Boğazı cehenneme çeviriyor, düşman zırhlıları da kıyı şeridindeki mevzilerimizi hallaç pamuğu gibi atıyor, kıran kırana bir savaş oluyordu.

    Bu sırada Fransız GAULOIS zırhlısı aldığı ağır yaralarla saf dışı kalmış, BOUVET zırhlısı yırtılan çelik gömleğini yenilemek üzere geriye kaçarken, bir gece önce Dz. Yzb. Hakkı'nın NUSRET mayın gemisiyle boğaza döşediği mayınlara çarparak 639 personeli ile birlikte karanlık limanın sularına gömülerek kayboluyordu. BOUVET'in imdadına koşan SUFFREN ve GAULOIS da aynı akıbete uğramıştır. Saat 15.00'te IRRESISTIBLE ve onu takiben 16.00'da INFLEXIBLE ve 10 dakika sonra OCEAN zırhlıları, tam ileri atılacaklarken onların da ayakları Yzb. Hakkı'nın tuzağına takılarak batarken, INFLEXIBLE güçlükle kurtularak römorkör yedeğinde İmroz'a dönüyordu. Böylece 6 saatte 3 büyük zırhlısını kaybeden, bir bu kadarı da ağır hasara uğrayan gemilerini acıyla seyreden Amiral De ROBECK, kalanları kurtarabilme telaşıyla saat 17.30'da boynu bükük çekilme emrini veriyordu.

     

     

     

     

    ÇANAKKALE ZAFERİ

    Çanakkale Savaşı yalnız bizim tarihimizin değil yakın dünya tarihinin en önemli savaşlarından biridir. Çanakkale Boğazı'nı savaş gemileriyle zorlayarak aşma, böylece İstanbul'a kavuşma isteği Avrupa büyük devletlerinin öteden beri özlemidir.

    1914 yılında I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla İtilaf devletleri bu isteklerini gerçekleştirme fırsatının doğduğuna inandılar. Bu inançla İngiltere ve Fransa işbirliği yaparak 3 Kasım 1914 günü alacakaranlıkta Bozcaada'dan Boğaz'ın ağzına doğru yaklaştılar. Buradan istihkamlarımıza doğru ateş açtılar, İngilizler Seddülbahir ve Ertuğrul tabyalarını, Fransızlar da Anadolu yakasında Kumkale ve Orhaniye tabyalarını havan topu ile dövdüler. Cephaneliğimize isabet eden top mermisiyle on bir ton barut havaya uçtu, subay ve erlerimiz şehit düştü, İngiliz Donanma Komutanı Amiral Carden Çanakkale önlerinde gösteriler yaptı, düşman denizaltıları boğazı geçmeye kalktılar.

    24 Kasım 1914 günü bir Fransız denizaltısı Boğaz sularında görüldü. bu denizaltıyı gören topçularımız düşman üstüne ateş yağdırmaya başladı. 2 Aralık günü İngiliz denizaltısı da bir deneme yaptı. Derinden engelleri aşarak Boğaz'a girdi. Yediyüzelli metre ilerde bulunan Mesudiye zırhlısına torpil atarak bu gemimizi batırdı. Zırhlımızda bulunan subaylardan on'u ve erlerimizden yirmi dördü şehit düştü.

    19 Şubat 1915 günü düşman savaş gemileri öğleye kadar uzun menzilli bir bombardımana girişti. Boğaz'a iyice sokuldular. Tabyalarımız akşama doğru düşman savaş gemilerine karşılık verdi. Ertuğrul ve Orhaniye tabyalarından atılan ateş karşısında düşman oldukça bocaladı.

    İtilaf devletleri gemileri diledikleri gibi ilerleyemiyor, amaçlarına ulaşamıyordu. Lodos fırtınasını başarısızlıklarının nedeni olarak görüyorlardı. Havalar düzelince yeni saldırılar düzenlendi. Yine sonuç alınamayınca düşman gemilerine komuta eden Amiral Carden görevden alındı. Yerine 17 Mart 1915 günü Robeck atandı. Yeni komutan 18 Mart 1915 günü donan­mayla Boğaz'a saldıracağını, yakında İstanbul'da olacağını Londra'ya bildirdi.

    Bu arada Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Albay Cevat Çobanlı 17/18 Mart gecesi boğaz'a mayın hattı döşenmesi emrini verdi. Aldığı emir gereği Binbaşı Nazmi Bey Nusret Mayın gemisi ile o gece yirmi altı mayın, Boğaz'a on birinci hat olarak döşendi. Boğaz'daki mayın sayısı on bir hat olarak 400'ü aşmıştı.

    18 Mart 1915: İngiliz ve Fransız savaş gemilerinden oluşan, o dönemin en büyük deniz gücü, üç filo olarak sabahleyin Çanakkale Boğazı'na girdi. Bu donanmanın ilk grubunu oluşturan filoda, İngilizlerin Queen Elizabeth zırhlısı ile İnflexible, Lord Nelson ve Agamemnon savaş gemileri bulunuyordu.

    İkinci grupta İngiliz Kalyon Kaptanı komutasında Ocean, İrresistible, Wengeance Majestic gibi savaş gemileri yer almıştı. Üçüncü filo ise Prince, Bouvet, Suffren gibi Fransız savaş gemilerinden oluşuyordu.

    İngilizler ve Fransızlar zayıf Türk savunmasını kolayca susturarak Boğaz'ı kolayca geçebileceklerim umuyorlardı. Bu umut ve güvenle 18 Mart 1915 günü düşman savaş gemileri şiddetli bir ateşe başladılar. Rumeli Mecidiyesiyle merkez bataryaları şiddetli bir ateşe tutuldu. Boğazdaki düşman gemileri Hamidiye istihkamlarına yüklendi. Bunu gören Dardanos bataryaları ateşi üzerlerine çekmeye çalıştı. Az sonra, tüm gemiler, Dardanos'a saldırdı. Dardanos tabyamız saldırılara şiddetle karşı koydu. Bu arada Mesudiye tabyası da ateşe başlamıştı. Mesudiye üzerine ateş açılınca Hamidiye onun yardımına koştu. Bu arada kıyı bataryalarımız düşman üstüne ateş yağdırmaya başladılar. Bunalan düşman kaçmak isterken topçu atışlarıyla karşılaşıyordu. Düşman gemilerine göz açtırılmıyordu. Karşılıklı bu korkunç bombardıman bir saat kadar sürdü. Bu karşılıklı bombardımanı bir yabancı yazar şöyle anlatıyor:

    «İnsan manzarayı gözlerinin önünde canlandırabilir. Kaleler, toz duman bulutları içinde kaybolmuşlarda Yıkıntıların arasından arada bir alevler yükseliyordu. Gemiler, çevrelerinde fışkıran sayısız su sütun­ları arasında yavaş yavaş hareket ediyorlar, bazen duman ve serpintiler arasında iyice görünmez oluyorlardı. Tepelerden ateş eden havan toplarının alevleri görülüyor, ağır toplar yer sarsıntıları gibi gümbürdüyordu.»

    Bombardıman sırasında Türk tabya ve bataryaları büyük zarar görmüştü. Amiral Robeck Fransız gemilerini geri çekerek İngiliz savaş gemilerini ileri sürdü. Tam bu sırada müthiş patlamalar oldu. Bouvet ve Suffren savaş gemileri mayına çarparak sarsıldılar, manevra kabiliyetini kaybettiler. Bir gece önce Nusret mayın gemisinin döşediği mayınlar görevlerini yapmışlardı. Boğazın berrak sulan üzerinde bir dev gibi yatan Bouvet ve Suffren'e tarihi Hamidiye bataryamızın keskin nişancıları ateş açtılar. Çanakkale Geçilmez kitabının yazarı Alan Moorehead olayı şöyle anlatıyor.

    «Saat 13.45'de Suffren'in az gerisindeki Bouvet müthiş bir patla­mayla sarsıldı. Güverteden göğe kesif bir duman yükseldi. Gittikçe hızlanarak yana yattı, devrilip gözden kayboldu. Olayı görenlerden birinin ifadesine göre «Bir tabak, suda nasıl kayıp giderse o da öylece kayıp gitti.»

    Türk tabyaları, Boğaz'ı geçmeye çalışan düşman gemilerine durmadan ateş ettiler. Bu arada düşman Boğazdaki mayınları temizlemek için mayın tarayıcılarını boğaza soktu. Tabyalarımız mayın tarayıcılarına ateş açtılar. Açılan ateş yağmur gibi yağmaya başlayınca düşmanlar panik içinde kaçtılar. Bu arada düşman savaş gemilerinden İnflexible, İrressitible büyük hasar gördü. Batanlar oldu. Daha sonra Queen Elisabeth ve Agamemnon yaralandı. İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı'nı denizden aşamadılar. Büyük kayıplar vererek: Çanakkale Boğazı'nın geçilemeyeceğini öğrendiler.

    İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı'nın savaş gemileri ile aşamayınca bu kez çıkarma yapmayı planladılar. Artık Çanakkale kara savaşları başlı­yordu. Kara savaşında düşmanın nereden çıkarma yapabileceği tartışıldı. Mustafa Kemal Kabatepe ve Seddülbahir'den, Alman komutan Von Sanders ise Bolayır ve Anadolu yakasından çıkarma yapılabileceği görüşündeydi. Alman komutanı Von Sanders'in görüşü ağır bastı, ve askerler o yöreye yerleştirildi.

    Düşman güçleri 25 Nisan 1918 sabahı Mustafa Kemal'in düşündüğü noktadan saldırdı. 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Kocaçimen'de Conkbayır'da, savaştı. Cephanesi biten askerlere:

    — Süngü tak emrini verdi. Daha sonra ;               
    — «Ben size taarruz emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar geçebilir» dedi. Tarihin bu en büyük siper savaşı başlamıştı. Siperler arası uzaklık sekiz on metre kadardı. Türk siperlerinden hiçbir asker ayrılmıyordu. Şehit düşenlerin yeri hemen dolduruluyordu. Her adım başına bir mermi düşüyor; toprak adeta tüterek kaynıyordu. Düşman dalgalar halinde Conkbayır'a doğru ilerliyordu. Bu arada Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığına atandı. Anafartalar Savaşı'nda düşmanın attığı şarapnel misketi Mustafa Kemal'in göğsüne isabet etti. Ancak cebindeki saate çarptığından bir şey olmadı.

    Kısa sürede Türk ordusu her yerde büyük başarılar kazandı. Düşman şaşkına döndü, bozguna uğradı. Çanakkale kara savaşlarının en önemli cepheleri; Kumkale, Beşike, Bolayır, Seddülbahir, Anbumu, Kabatepe, Conkbayırı ve Anafartalar'dır. 19 - 20 Aralıkta Anafartalar ve Arıburnu cephesi, 8 - 9 Ocak'ta Seddülbahir düşmanlar tarafından boşaltıldı. Böylece 1915 baharında parlak umutlarla karaya ayak basan birleşik düşman ordusu 1916 kışında bozguna uğrayarak çekip gitti.

    Çanakkale savaşlarında 250 binin üzerinde askerimiz şehit düştü. Düşman kayıpları ise bu rakamın üstündedir.

    Çanakkale savaşlarının unutulmaz kahramanı, Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal'in başarısı ilerde başlayacak Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızın kaynağı oldu.

    Bağımsızlığımızı savunmak, yurt topraklarımızı korumak için yapılan savaşlar kutsaldır. Çanakkale, Ulusal Kurtuluş Savaşımız kutsal destan savaşlara birer örnektir.

    KINALI ALİ VE DESTANSI ÇANAKKALE ZAFERİ

    Üst teğmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor bir taraftan da onlarla laflıyordu nerelisin gibi sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk gördü. Merakla
    'adın ne senin evladım' der. Çocuk
    'Ali' diye cevap verir.
    Nerelisin? der. Ali
    Tokat Zile’denim der.
    Peki evladım bu kafanın hali ne?' Ali
    'anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım der.
    Neden? der komutan. Ali
    'bilmiyorum komutanım' der:
    Peki gidebilirsin Kınalı Ali' der. O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa surede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır. Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali'nin okuma yazması da yoktur arkadaşlarından yardim ister ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali söyler arkadaşları yazar
    'sevgili anne babacım ellerinizden öperim ben burada çok iyiyim beni merak etmeyin' diye başlar. Kız kardeşini kendinden bir küçük erkek kardeşini sorar köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini kendileri var oldukça düşmanın bir adim bile ilerleyemeyeceğini yazdırır.

    Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına NOT düşer: Alinin kendisinden hemen sonra askere gelecek bir kardeşi daha vardır. 'Anacağım kafama kına yaktın burada komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler sakin kardeşim Ahmet'e de yakma onla da dalga geçmesinler der ellerinden öptüm' diye bitirir. Aradan zaman geçer. İngilizler kati netice almak için tüm güçleriyle Gelibolu'ya yüklenirler.
    Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşmüşlerdi.

    Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamış onların sayıları  da epey azalmıştı Gelibolu düşmek üzereydi kınalı alinin  komutanı da olayı görüp yerinde duramıyordu. Kendisinin bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Onlar yeni gelmişti onları insan bedeninin sungu ve mermilerle orak gibi biçildiği bu yere dua ediyordu.Komutanların bu düşünceli hali gören ve durumun vahametini bilen Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylerler. Komutanları onları ölüme gönderdiğini bile bile çaresiz gönderir.

    Kınalı Ali'nin bölüğünden kimse sağ kalmaz hepsi şehit olmuştur. Aradan zaman geçer. Kınalı Ali'nin ailesine yazdığı mektubun cevabi gelir. komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler.

    (bu mektubun asli Çanakkale müzesinde sergilenmektedir)

    Babası anlatır. Ali' nin. 'oğlum Ali nasılsın iyi misin gözlerinden öperim selam ederim dedikten sonra öküzü sattık paranın yarısını sana yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz simdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da siz sakin bizi merak etmeyin bizi düşünmeyin der koyu akrabalarını anlatır ve mektubu bitirir ali ananın da sana diyeceği bir şey var' Anasını anlatır: ' oğlum ali yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler kardeşime de yakma demişsin kardeşine de yaktım komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler bizde 3 şeye kına yakarlar
    1- gelinlik kıza,  gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye
    2- kurbanlık koça, ALLAHA kurban olsun diye
    3- askere giden yiğitlerimize, vatana kurban olsun diye.....
    gözlerinden öper selam ederim ALLAHA emanet olun'

    Mektubu okuyan Alinin komutanı ve diğerleri hıçkıra hıçkıra ağlamaktadırlar...

     

    ALL THE KING'S MEN (KRALIN ADAMLARI) ve 1/5 NORFOLK ALAYI
            

    1999 yılında İngiltere'de bir film yapıldı. Filmin adı "All the King's Men" . Filmin öyküsü, Çanakkale Savaşları sırasında 12 Ağustos 1915'de Gelibolu Yarımadası'nda Küçük Anafartalar Bölgesi'nde Türklere karşı taarruza geçen, ancak başarısızlığa uğrayıp Türkler tarafından esir edilen ve de başlarından kurşunlanıp öldürülen bununla birlikte, yaralı olarak ele geçirilmiş oldukları halde "fazla acı çekmesin diye !" Türkler tarafından bir çiftlik evinde yakılan İngiliz askerleri üzerine kurgulanmış.


                Türkiye'de bilinmeyen ama, İngiltere'de son birkaç yıldır üzerinde durulan bu olay, İngiliz kuvvetlerinden 54.Tümen, 163.Tugay ve1/5 Norfolk Alayı'na mensup Sandringham Bölüğü'nden askerlerin yaşamış olduğu iddia edilen doğruluğu kesinlikle kanıtlanamamış bir olay.
    İngiliz yetkililere göre, I.Dünya Savaşı bitiminde özellikle 1/5 Norfolk Alayı'nın askerlerinin kayıp olduğunu ve Türklerden bu askerlerin akıbeti konusunda bilgi verilmesini istemişler. Ancak, Türk yetkililer bu konuda bilgi verememişler. Nedeni ise, askerlerin yukarıda bahsedilen şekilde öldürülmüş olmalarıymış. Oysa, olayın seyri daha farklıdır. 12 Ağustos'ta Gelibolu Yarımadası'nda Küçük Anafartalar Ovası'nda Türkler ve İtilaf kuvvetleri arasında gelişen muharebede, İngilizlerin 163. Tugay'ı birlikleriyle, Türklere karşı taarruza girişmişler ancak, Türklerin kuvvetli top atışları ve keskin nişancılar (snayper) karşısında İngilizler büyük ölçüde zayiat vermişlerdir.
                54.Tümen komutanı General Inglefield, 1/5 Norfolk Alayı'nın komutanı Yarbay Sir Horace Beauchamp, Sandringham Bölüğü'nün komutanı ise Yüzbaşı Beck'dir. İngiliz kuvvetlerine orada müdahale eden, Türk kuvvetlerinden 36. Alay'dır. Alay Komutanı Binbaşı Münib Bey'dir. Askeri kaynaklarda Binbaşı Münib Bey, o günkü muharebeyi anlattığı Harp Ceridesi'nde İngiliz taarruzunun başarısızlığa uğratıldığı ve 35 esir aldıklarını ifade ediyor. Bu esirlerden bazılarının ifadeleri de mevcuttur. Bunlardan biri olan 3357 Sicil numaralı Er A.G.Brown (1/5 Norfolk Regt. 54 Div. 163 Brigade (East Anglian Division) yakalandıktan sonra Türk komutanlara verdiği ifadesi şöyledir
              "10 Ağustos 1915'de Tuzla Göl civarında karaya çıktım. İsmini bilemediğim bir tepeye hücumda tepenin ancak eteğinde mecruh düşerek 12'de esir oldum. Kumandanın ismi Engelfild ( Inglefield ) idi, fakat fırkanınkini veyahut livanın kim olduğunu bilemiyorum. Ben ancak iki gün Anafarta'da bulunduğum için hiçbir şeyden haberim yoktur." Bu ifade, esir olan askerlerden birine ait. Bunun gibi birkaç tane daha ifade var. Oysa, İngilizlerin iddiası bütün hepsinin esir edildikten sonra kafalarından kurşunlanarak öldürüldüğüdür.

    Bu olayın doğruluğu henüz kanıtlanamamış olsa da şunu vurgulamak gerekir ki, 12 Ağustos’taki saldırıda Türkler, başarılı bir şekilde İtilaf saldırısını durdurmuşlardır. İngiliz kuvvetlerine Türk sniperlerin müdahale etmiş olması ve savaş alanında ölenlerin kafalarından yada başka bir yerlerinden yara alıp ölmeleri kaçınılmaz görünüyor ki bazı İngiliz ordu mensupları da yakın bir çatışmada bunun normal olduğunu söyleyebiliyorlar. Bununla birlikte, savaş Atatürk'ün dediği gibi "gerekli olmadıkça bir cinayettir" ancak, İngilizlerin Gelibolu Yarımadası'na yaptıkları saldırılara, Türklerin vatanlarını savunmak için müdahale etmeleri de kaçınılmazdır.
            Dolayısıyla, insanlar bu yarımada üzerinde ayakta kalabilmek için canhıraş bir mücadele vermişlerdir ve ortaya bir insanlık dramı çıkmıştır. Norfolk Alayı'nın yaşadığı iddia edilen bu olayın belki de bu kadar üzerinde durulması, bu alaya dahil olan Sandringham Bölüğü'nün Kral V.George'un hizmetkarlarından oluşmuş olması ve bunların Oglander'in kitabında anlattığı gibi Inglefield'in hazır olmayan birlikleri, dikkatsizce gündüz ve Türklerin çok iyi savunduğu bir bölgeyi almakla görevlendirmesi ve toplara ve keskin nişancılara karşı ölümüne göndermesi ve belki de bu hatayı örtbas etmek için de Türklerin, İngiliz askerlerini yakalayıp öldürdüklerini iddia etmiş olmasıdır.
            Türklerin yakaladıkları esirlere kötü davrandığı ve öldürdüğü yolundaki hikayeler sürekli anlatılmıştır. İtilaf kuvvetlerindeki askerlere komutanları belki de iyi savaşmalarını sağlamak için olsa gerek "aman dikkat edin Türkler sizi yakalarsa öldürür veya yer" gibi akıl vermişlerdir. Oysa, bilinen bir gerçek var ki, Türkler esirlerine her zaman iyi davranmışlardır. Askerleri esir edip sonra da öldürmek ise genelde olmayan bir davranıştır.
            Özellikle Çanakkale Muharebeleri'nde Türklerin tam bir centilmen gibi savaştığını, İtilaf kuvvet komutanları da dile getirmişlerdir. Türkler, hasta veya yaralı bütün esirlerle ilgilenmişlerdir. Örneğin arşiv kaynakları incelendiğinde diş problemi gibi basit bir problem yaşayan esirlerin sağlığı için emirle dişçi göndermek, Türk komutanlarının sıkça rastlanan centilmenliğinin bir göstergesidir. Acaba, İngiliz, Fransız ve Ruslar da yakaladıkları esirlere böyle mi davranmışlardır? Onlar tarafından yakalanan Türk esirler bunun tersini söylüyorlar. Yapılacak araştırmalar, belki çok daha fazla bilgi ve gelişmeyi ortaya koyacak ve Çanakkale Muharebeleri ve yaşananları bir kez daha gün ışığına çıkartacak ve suçlamalara iyi bir cevap olacaktır.

    ÇANAKKALE ZAFERİ (18 Mart)

    Çanakkale Savaşları, 1. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren, Türk’ün gücünü dünyaya bir daha duyuran, tarihe “ÇANAKKALE GEÇİLMEZ” sözünü yazdıran büyük bir destandır.

    1. Dünya Savaşı’nın başlarında İngilizler ve Fransızlar, İtilaf Devletlerinin üçüncüsü olan Ruslara yardım etmek için Çanakkale Boğazı’ndan geçip Karadeniz’e ulaşmayı planlamışlardı. Amaçlarından biri de İstanbul’u ve boğazları ele geçirmek, bu yolla Osmanlı Devleti’ni etkisiz hale getirmekti.

    İngiliz ve Fransızlar bu düşünceyi gerçekleştirmek için kurdukları güçlü donanma ile Çanakkale Boğazı önlerine  geldiler. Türk mevzilerini yoğun bir top ateşine tuttuktan sonra boğazı geçmeye çalıştılar ( 18 Mart 1915). Ne var ki Türk topçusunun düşman gemilerini bulan isabetli atışları ve Nusret Mayın Gemisi’nin boğaza yerleştirdiği mayınlar, düşman filosunu geri çekilmek zorunda bıraktı. Bu arada düşman gemilerinden bir çoğu battı, bazıları da kullanılamayacak duruma geldi.

    Düşman, Çanakkale Boğazı’ndan geçemeyeceğini anlayınca, Nisan 1915’te Gelibolu Yarımadası’na asker çıkardı. Amaçları, yarımadadaki Türk gücünü yok etmek ve boğazı denetimi altına almaktı. İngiliz, Fransız, Avustralya ve Yeni Zelenda askerlerinden oluşan 70 bin kişilik bir kuvvet; asker ve silah sayısı bakımından az, fakat kahramanlıkta eşsiz olan askerlerimize saldırdılar. Mustafa Kemal komutasında 19. Kolordu, bu güçlü orduyu Anafartalar, Arıburnu ve Conkbayırı’nda dize getirdi.  Çanakkale’nin geçilmez olduğunu anlayan düşman, Gelibolu Yarımadası’nı boşaltmak zorunda kaldı (1916). Askerlerimizin, kendilerinden kat kat güçlü düşmana karşı hem karada hem de denizde kazandığı bu zafer karşısında bütün dünya, Hayranlığını dile getirmiştir.

    Çanakkale Zaferi, her yılın 18 Mart’ında bütün yurtta kutlanmakta, başta Mustafa Kemal olmak üzere, tüm komutanları ve 251 bin Mehmetçiğimizi saygıyla anmaktayız.

     

     

     

    March 16

    SEVGİLİM

    Sana büyük bir sır söyleyeceğim
    Zaman sensin
    Zaman kadındır
    İster ki
    Hep okşansın diz çökülsün hep
    Dökülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına
    Bir taranmış
    Bir upuzun saç gibi zaman
    Soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi
    Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken
    Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi

    Ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın
    Bu mavi çanaklarda kan gibi durdurulmuş zamanın işkencesi
    Ah bu daha beter işkence hiç mi giderilmemiş istekten
    Bu göz susuzluğundan sen yürürken odada
    Bense bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini
    Daha beter seni kaçak
    Seni yabancı bilmekten
    Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan
    Tanrım ne ağırdır sözcükler
    Asıl demek istediğim bu
    Hazzın ötesinde sevgim hiçbir zararın erişemeyeceği yerde bugün sevgim
    Sen ki benim saat-şakağımda vurursun
    Boğulurum soluk alıp vermesen
    Tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın

    Sana büyük bir sır söyleyeceğim
    Her söz
    Dudağımda bir dilenen zavallı
    Acınacak bir şey ellerin için kararan bir şey bakışının altında
    İşte bunun için diyorum ikide birde seni seviyorum sözünü
    Boynuna takabileceğin bir tümcenin o parlakça kalp kristalini
    Kaba konuşmamdan gücenme benim.
    Bu konuşma
    Ateşte şu tatsız cızırtıyı çıkaran sudur o kadar

    Sana büyük bir sır söyleyeceğim
    Bilmem ben
    Sana benzeyen zamandan söz açmayı
    Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm
    Tıpkı uzun bir süre garda
    El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler
    Bilekleri sönerken yeni ağırlığından gözyaşlarının

    Sana büyük bir sır söyleyeceğim
    Korkuyorum senden
    Korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşamüzeri
    El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
    Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden

    Sana büyük bir sır söyleyeceğim
    Kapat kapıları
    Ölmek daha kolaydır sevmekten
    Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
    Sevgilim

    Louis Aragon
    March 15

    KENDİNİ YENEMEYEN ÜLKE

    Savaşlar,terör,ihtilaller,siyasi kaoslar,dış mihraklar vs ama halen ayaktayız ne açız ne zayıfız nede düşkünüz ülkemizi herzaman kinden daha çok seviyoruz ne türban bizi birbirimizden ayırır nede terör etnik yapımızı bölebilir biz birtürlü kendimizi yenemiyoruz kendimizle sanki dalga geçiyoruz geçmişe o karanlık dönemlere özel bir ilgi duyuyoruz geleceğin dünyasına adım adım ilerlemek gerekirken adım adım geriye doğru gitmeye çalışıyoruz
     
    siyasi kavgalarla biryere varılamayacağını birtürlü kavrayamayan bir ülkeyiz kendimizi dünyadan soyutlamak için elimizden geleni yapıyoruz yanı başımızdaki olayları bile takip edemiyoruz kendi iç kavgaların içinde kayboluyoruz.
     
    kominizmle yönetilen ülkeler bile sanırım bizden daha iyi durumdadır çünkü siyaset yapmayı birtürlü kavrayamıyoruz sokaktaki insanlar sağcısı ile solcusu bir araya gelip hükümete sosyal güvenlik yasasını çıkarmayın diye kolkola girmiş yürüyüşe geçebiliyorken bizim siyasiler halen türbanmış etnik ayrımcılıkmış vs anlamsız bir birlerini üzen düşünmekten uzak bağnazlıklar peşinde koşuyorken vatandaş kendi yolunda ilerliyor
     
    ben burdan üniversite de okuyan geleceğin profösörleri doktorları akademisyenlerine ya nasıl bir zihniyetin içinde o beyinleri yoğunlaştırıyorsunuz bilmiyorum kavgalarla bir yere varılmayacağını halen kafanıza yerleştiremiyorsunuz sizler kitabınızla kaleminizle yapacağınız savaşı taşla sopayla yapıyorsunuz sizlere yakışırmı sizler geleceğimizsiniz siz böyle yaparsanız peki bizler neler yapmalıyız yapmayın lütfen geleceğimizi sizler ve sizlerin yetiştireceği nesiller belirleyecek geçmişten herzaman ders alınız lütfen
     
    biz kendimizi yenersek bu ülke bırakın AB yi bırakın ABD sini dünyanın en gelişmiş ülkelerini geride bırakırız yeterki kendi büyüklüğümüzden emin olalım kendini küçük görmektense kendini güçlü hissetmek ve güçlü olmak için çaba sarfetmek ve bu yolda kendini geliştirmek insanlarını yetiştirmekle olmalıdır..
    March 08

    UNİCEF ADINI VE LOGOSUNU ETİK DIŞI DAVRANIŞLAR İÇİNDEKİ KİŞİLERCE SAHTECİLİK AMAÇLARI İCİNDE KULLANILIYOR DİKKAT

    UNICEF, adının ve logosunun etik dışı davranışlar içindeki kişilerce sahtecilik amaçları için kullanılmasından ve böylece tüm dünyadaki UNICEF destekçilerinin güvenini istismar etmelerinden derin kaygı duymaktadır. Aşağıda, bu sahteciliğin nasıl yapıldığına, bu tür girişimlerin gerek UNICEF gerekse kendiniz açısından yol açabileceği ciddi sonuçlardan nasıl korunabileceğinize ilişkin ayrıntılar yer almaktadır.

    Aldatıcı teklifler

    Aldığımız duyumlara göre, halen birtakım sahtekarların web sayfaları, eposta ve telefon aracılığıyla kamuoyundan üye kazanmak amacıyla UNICEF’in adını — ve büyük uğraşlar sonucu kazanılmış itibarını — kullanıyor olmaları ihtimali bulunmaktadır.

    UNICEF adına kamuoyuna mesaj iletme ve iş önerisinde bulunma yetkisine yalnızca UNICEF ve UNICEF’in 37 milli komitesi sahiptir ve bu yalnızca kendi web sayfalarımızdan yapılır. Lütfen, UNICEF adına iş veya ödül teklifinde bulunan web sayfalarının, epostaların ve telefonların sahte ve aldatıcılı olduğunu unutmayın.

    Phishing’e dikkat!

    Kişilere ait bilgilerin çalınmasına yönelik artan medya duyarlılığı ile birlikte birçok tüketici — aynı zamanda UNICEF gibi insani yardım amaçlı kuruluşların destekçileri — de kendi kişisel bilgilerinin özelliği ve dokunulmazlığı konusunda daha titiz hale gelmiştir.

    Phishing olarak da bilinen Internet yazışım sahtekarlığına karşı tedbir bu nedenle önem kazanmıştır.

    Phishing bir tür sahtekarlıktır. Bu sahtekarlıkta eposta mesajları, anında mesajlar ve web sayfaları, insanları özel kişisel bilgilerini başkalarına verecek şekilde kandırmak amacıyla kullanılmaktadır. Terim, insanların oltaya gelip kişisel bilgilerini açıklamaları olayından hareketle türetilmiştir. Böylece, açıklanan kişisel bilgiler, örneğin kredi kartı dolandırıcılığı ve diğer ciddi özel yaşam ihlallerinde kullanılmaktadır.

    Phishing epostaları genellikle meşru kuruluşlar tarafından gönderilmiş gibi görünmektedir. Bu postalarda kişilerden özel bilgilerini güncellemek üzere yanıt vermeleri veya bir web sayfası ile bağlantı kurmaları istenmektedir. Mesajlarda zaman zaman bir örgüt logosunun, hatta somut bir adresin yer aldığı görülmektedir. Ne var ki, web adresi veya URL söz konusu meşru kuruluşunkine uymamaktadır.

    Oltaya gelmeyin

    Phishing işini yapanlarca talep edilen bilgiler genellikle kullanıcının adı ve adresi, sosyal sigorta numarası, hesap numaraları ve parolalar, banka hesapları ve kredi kartı bilgileridir. İstenen bilgiler arasında zaman zaman hesap sahibinin annesinin kızlık soyadı ile güvenlik amacıyla kullanılan diğer özel bilgiler bile yer almaktadır.

    Phishing oltasına takılmamak için alabileceğiniz kimi önlemler aşağıda sıralanmaktadır:

    • Hesabınız veya üyeliğiniz bulunan bir banka, kredi kartı şirketi, online hizmet veya hayır kurumu tarafından gönderilmiş gibi görünen beklenmedik herhangi bir e postaya, mesaja, sesli mesaja veya faksa karşı dikkatli olun.
    • Böyle bir mesaj aldığınızda ilgili müşteri veya donör hizmet numarasını arayarak mesajın gerçekten kendileri tarafından gönderilip gönderilmediğini araştırın (gelen mesajdaki herhangi bir numarayı aramayın).
    • Sizden kişisel bilgilerinizi isteyen herhangi bir e postaya, telefona veya faks talimatlarına yanıt vermeyin.
    • Kuşkulandığınız bir e postada yer alan herhangi bir bağlantıyı tıklamayın; bunu yaptığınız taktirde key–logging veya spyware programlarını bilgisayarınıza yüklemiş olabilirsiniz.
    • Bütün işlemlerin yolunda ve düzgün gittiğini kontrol etmek için düzenli olarak banka, kredi kartı ve diğer hesaplarınızı ziyaret edin ve bakiyelerinize göz atın.
    • Web sayfaları ve epostalardaki potansiyel phishing olaylarına karşı geliştirilen güncelleştirilmiş anti virus yazılımları kullanın — spam filtreleri ve anti–phishing programları dahil.
    March 07

    kadınlar günü

     Kadınların eşit haklara sahip olmak için verdiği mücadele, 8 Mart 1857’de New York’ta tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadının, düşük ücret, uzun çalışma saatleri ve insanlık dışı çalışma koşullarını protesto etmek için grev yapmasıyla başladı.
     
    Danimarka’nın Kopenhag şehrinde 1910 yılında düzenlenen Kadın Sosyalist Enternasyonal Toplantısı’nda Clara Zetkin, 8 Mart 1857’de New York’ta başlayan kadın haklarının kazanılması mücadelesinin, her yıl “kadın günü” olarak kutlanmasını önerdi ve bu öneri oy birliğiyle kabul edildi...
    kopenhag kararından sonra ilk kez 19 mart 1911 de avusturya,danimarka,almanya ve isviçrede yüzbinlerce kadın ve erkek değişik aktivitelerle kadın gününü kutladılar oy verme ve seçme seçilme haklarının yanı sıra meslek edinme ve mesleki öğrenim görme haklarını istediler.
     
    1975 de DÜNYA KADINLAR GÜNÜ BM örgütü,16 aralık 1977 de 8 martın tüm kadınlar için DÜNYA KADINLAR GÜNÜ olarak kutlanmasını kararlaştırıldı,kadınlara eşit hakların verilmesi dünya barışını güclendireceği kabul edildi..
     
    TÜM KADINLARIN KADINLAR GÜNÜNÜ KUTLARIM ONLAR BİZİM EN DEĞER VERDİĞİMİZ VARLIĞIMIZ
     
     
    March 05

    kuzey ıraktan çıktık ama halen kompleksten çıkamadık

    19Ya nasıl bir ülkedeyiz inanamıyorum muhalefet partileri niye çıktık diyor ya kardeşim o zaman ordunun başına siz geçin KOMUTAN işimiz şimdilik bitti çıktık diyor biz halen niye çıkıyorsunuz diye komutanlara  hükümete avazımız yettiğince bağırıyoruz inanamıyorum muhalefeti doğru dürüst yapamayanlar şimdi türkiyenin en düzgün çalışan kurumuyla uğraşıyorlar ya biraz makul düşüncelerde olun elinizde olsa bunuda anayasamahkemesine götürürsünüz orda o kış şartlarında dünyanın en büyük orduları dahi böyle bir başarı sağlayamaz ken adam giddi 240 terörist leşi aldı siz halen niye çıktınız diye serzenişte bulunuyorsunuz sizin yıllardır yapamadığınız siyaseti onlar silah gücüyle yapmaya çalışıyorlar ve diyorlarki sadece silahlı mücadele yetmez bunu söyleyen askerler ya sizde yıllardır adam gibi siyaset yapmıyorsunuz bırakın kardeşim orduyla uğraşmayı SİYAYET ÜRETİN sizin yapamadığınız siyaseti teröristler yapıyor barış,kardeşlik,özgürlük kavramlarını siz kullanacağınız yerde terörist gruplar yapıyor biraz ciddiyet lütfen...
     
    sayın devlet yöneticilerimizde ne yaptıklarını muğlak bir şekilde açıklamaktan vazgeçsinler birbirlerinden haberdar değiller görüntüsü hiç açıcı değil bilgi kirliliği içinde kaybolup gittiler onlarda ordudan ders almalıdırlar terörizm sadece orduya havale edilecek bir konu değildir.
    mutlaka ama mutlaka siyasi bir anlayış içinde olmalıdırlar ordumuzun sanırım nisan2007 de ırak'a girmeliz sersenişi karşısında anlamsız bir çelişkiye düşmüş olmaları çok acı ordu ogünden bu güne olan kaybını kışın ortasında 2 metreye yakın karda operasyon yapmakta buldu inanılmazı ğerçekleştirdi ne kadar özverili olduklarını ve bu vatanın ne kadar değerli olduğunu geleceğimiz için ne kadar özveri yaptıklarını dosta düşmana göstermiş oldu
    şunu unutmayalım ki SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ çevremize bir bakın birtane dostumuz varmı yokk
    çünkü her ülkenin bu vatanda belli emel ve düşünceleri var yurdum dört taraftan sözde dost görünen özünde düşmanlık hainlik besleyen devletlerle dolu biz halen uyuyoruz...
    uyumak hiç uyamamak namında uyumak uyutmak istiyorlar ya kardeşim neden bir türlü akıllanamıyoruz gaflet ve hıyanet içinde olabiliyoruz bilmemekten mi yoksa gerçekten bilerek mi bunu yapıyoruz
    ne zaman aklımızı başımıza alacağız müesir medeniyetler denilen şeye nezaman ulaşacağız avrupanın,amerikanın güdümünden neden ayrılacağız AB kompleksinden nasıl kurtulacağız ya tamam kendimizi geliştirelim her yönden özgür olalım ama adamların uşağı kölesi olmayalım köle gibi yaşamak özgürlükse ozaman kölelik neden kaldırıldı
    bizim bir farkımız var ya onlardan biz TÜRK üz bizim bizden başka dostumuz yok ya sanırım şununda farkına varalım artık bize bizden başkada kötülük yapacak birgüç yok adamlar bırakmış kendilerini yesin hesabı yapıyorlar bizde birbirimizi yemek için kolluyoruz sanki ee pes doğrusu bakın biraz kendinize
     
    burası ATATÜRK ün ve SİLAH arkadaşlarının yoktan var ettiği bir ülke bizler OSMANLININ torunlarıyız yedi cihana hükmettik ama birtürlü kendimizi yenemedik entrikalar oyunlar bağnazlıklar anlamsız iddalaşmalar saçmasapan gururlar onurumuzu kendimiz ayaklar altına almaktayız size ve büyüklerimize bir tavsiyem İSTİKLAL MARŞINI ve ATATÜRKÜN GENÇLİĞE HİTABESİNİ okuyun orda dostu da düşmanıda bulacaksınız....